|
Tweet |
Yıl 1995, Haziran veya Temmuz ayıydı. Beşiktaşlı Sergen, Türkiye’nin o güne kadarki en yüksek transfer ücretini alarak ortadan kaybolmuştu. Sezon biter bitmez tatile çıkan ünlü futbolcunun, sevgilisiyle birlikte Ege ve Akdeniz koylarında olduğu yazılıyor; televizyonlarda Televole programları her gün onun "kaçışını" haber yapıyordu.
Benim oldum olası futbolla hiç alakam yoktu; Sergen’in kim olduğunu dahi bilmiyordum. Milliyet Gazetesi Büro Şefi Nihat Toklu, sabah ofis toplantısında İstanbul’dan gelen istihbarat doğrultusunda Sergen’i bulmamı istedi. Normalde spor haberlerine bizzat Toklu ve genç muhabirimiz Cem Çon bakardı ama emir, Milliyet Haber Ajansı (MİL-HA) Genel Müdürü Taner Atilla’dan gelmişti.
İyi de nereye bakacaktım, nasıl bulacaktım?
Toplantıdan on dakika sonra Genel Müdür beni aradı: “Mahmut, spor servisi Sergen’i arıyor ama bulamıyor. MİL-HA olarak bu işi biz üstlendik. Bulursan ancak sen bulursun. Toklu’ya bilgi verdim; neye ihtiyacın varsa karşılanacak, masraftan kaçınma. O adamı sevgilisiyle bul ve bize gönder. Özel bir kaynaktan gelen istihbarata göre Beldibi Palmiye Tatil Köyü’nde kalıyormuş,” dedi ve telefonu kapattı.
Hemen ofisin aracıyla sözü edilen tatil köyüne gittim. Bir de ne göreyim? Tatil köyünün önü mahşer yeri gibi; her yer spor muhabiri dolu. Televoleciler giriş kapısının karşısına çadır kurmuş bekliyorlar ama kimseyi içeri almıyorlar.
Mecburen ofise dönüp plan yapmaya başladık. Toklu’ya, “Ben bu tatil köyünü bilirim. Bir Fransız tatil köyüdür, iç pazardan müşteri almazlar. Ancak yurt dışından rezervasyon yapan ünlü Türkler orada kalabilir. Sergen de öyle yapmıştır. Siz bana yurt dışı üzerinden rezervasyon yaptırın, ben de ‘yedi köyün ağası’ gibi içeri girip o haberi getireyim,” dedim.
Bana bir Mercedes ayarladılar, rezervasyon yapıldı. Toklu, profesyonel makine vermek yerine ofisin karşısındaki Foto Dilek’ten ödünç aldığı eski bir makineyi elime tutuşturdu; “Çekebildiğin kadar çok kare çek,” dedi.
Yola çıktım. Özel şoförümle birlikte kapıda bekleşen basın ordusunu yara yara içeri girdik. Şoförüm çantamı taşıyarak resepsiyona kadar bana refakat etti. Odama yerleşince görevliye 50 lira bahşiş verdim. Üstümü değiştirip şort ve terlikle sahaya indim. Aynı görevliyi bularak “Beşiktaşlıyım” dedim ve Sergen’i sordum. Kumsalda voleybol oynadığını söyledi.
Voleybol sahasının orada birkaç turist ve birkaç yerli hayranı vardı. Küçük makinemle gizli gizli çekim yapmaya başladım. Dikkatimi çeken bir kız vardı; Sergen ile sürekli şakalaşıyorlardı. Onların yakın pozlarını, birbirinden güzel kareleri çekerek görevimi tamamladım. Büroya telefon edip filmin alınmasını söyledim. Birkaç gün tatili hak ettiğimi düşünerek filmi şoföre teslim edip odama çıktım. Kısa bir uykuya dalmıştım ki telefon çaldı. Toklu’nun verdiği o eski makine arızalı çıkmış, filmler ışık almış ve hepsi yanmıştı. Cimriliğin sonu işte; sinir krizleri geçirdim. Kafaya koymuştum: O resimleri çekmeden bu otelden çıkış yoktu!
Tatil köyündeki dördüncü günümdeydim. Sergen farklı saatlerde çıkıyor, bir türlü yakalayamıyordum. Yanında üç koruması vardı; bazen onlarla samimiyet kurup bira ısmarlayarak güvenlerini kazanmaya çalışıyordum. Kendimi "Maho Ağa" olarak tanıtmıştım. Belek’te 60 dönüm yer aldığımı, otel yapacağımı anlatıyordum. Onlarla vakit geçirip bol bol para harcıyor, bir nevi "cimri" Toklu’dan intikam alıyordum.
Beşinci gün korumalardan Sergen ve sevgilisi Ayşe’nin saat onda havuz başında olacağını öğrendim. Akşam yemekte yanlarından geçerken koruma beni Sergen’e gösterdi. Sergen de beni masasına davet etti. Sohbet sırasında ona otel projemden bahsettim: “Sergen, ben aslında bir at çiftliği ve harika bir motel yapmak istiyorum. Dünyanın en iyi atlarını getirip yarışlar düzenleyeceğim. Sen atlardan iyi anlarsın, gel ortak olalım. Para istemem, sen çiftliği yönet yeter,” dedim. Sergen’in gözleri parladı: “Benim de güzel bir yarış atım var, bu proje harika, ben varım!” dedi.
Ertesi sabah saat 10:15’te havuza geldiler. Fırsat kolluyordum. Sergen havuzdan çıkıp şezlonga uzandığında, Ayşe hâlâ sudaydı. Yanına gidip, “Ayşe Hanım, düğün ne zaman? Sana bir ‘beşi bir yerde’ takmak isterim,” dedim. Güldü, “İnşallah abi,” dedi. Kulağına eğilip, “Bak kızım, bu futbolcular vefasızdır. Üç gün sonra ‘bay bay’ diyebilir. Gel, Sergen’in kucağına otur, bir fotoğrafınızı çekeyim de sana vereyim. İleride bir gün lazım olursa kullanırsın,” diyerek onu ikna ettim.
Ayşe havuzdan çıktı, Sergen’in kucağına oturup kokteylinden bir yudum aldı. Ben de havlunun içine sakladığım makineyle deklanşöre kare kare bastım. Sergen şaşkınlıkla yerinden fırladı: “Abi ne yapıyorsun ya?” diye bağırdı. Sakince, “Ne oldu koçum, sorun ne?” dedim. “Abi bu resimler gazetecilerin eline geçerse yandım,” dedi. Ben de hemen cevabı yapıştırdım: “Sen artık benim ortağımsın. Senin aleyhine yazacak gazeteciyi yok sayarım. Gerekirse Diyarbakır’dan iki otobüs adam getirtirim!”
Sakinleşti; “Yok abi, sana güvenim tam,” dedi. Daha sonra birkaç farklı kare daha çekerek işi sağlama aldım. Havuz keyfi bitince resepsiyona gidip Toklu’yu aradım. Tam konuşurken Sergen yanımda bitti. Hemen sesimi değiştirip, “Bana biraz para gönderin, bu akşam Sergen’le alemlere akacağız!” diyerek telefonu kapattım.
Hemen otelden ayrılıp Kemer’de başka bir otele yerleştim. Ertesi gün Milliyet gazetesi haberi tam sayfa vermişti. Rakibimiz Hürriyet bile haberi birinci sayfasından imzamla duyurmuştu. Türkiye’deki tüm gazeteleri ve televizyonları atlatmıştım. Kurucu üyesi olduğum Magazin Gazetecileri Derneği bu başarıyı "Yılın Haberi" ödülüyle taçlandırdı. Sergen’e gelince; büroyu arayıp beni sormuş, Toklu da Kemer’de olduğumu söylemiş. O korkuyla festival boyunca odamdan çıkıp özel haber yapmak zorunda kaldım, merasimlere bile katılamadım.