|
Tweet |
Eskiden yoksulluk basitti.
Açsan, açtın.
Üşüyorsan, üşüyordun.
Şimdi öyle değil.
Şimdi kimse aç değil.
Ama kimse tok da değil.
Çünkü biz artık hayatta kalmıyoruz…
Hayata erişim satın alıyoruz.
Bir eve sahipsin sanıyorsun.
Değilsin.
Banka sana “geçici kullanım hakkı” vermiş.
Bir araba alıyorsun.
Senin değil.
Sigortası, vergisi, borcu... Senden daha sadık sahibi.
Bir işin var diyorsun.
Aslında zamanını kiraya vermişsin.
Ay sonunda sana küçük bir “yaşam izni” kesiliyor.
Modern yoksulluk tam olarak bu:
Aç değilsin.
Ama özgür de değilsin.
Çünkü hiçbir şey senin değil.
Daha kötüsü ne biliyor musun?
Artık sahip olmayı da istemiyoruz.
Sadece erişmek yetiyor.
Film bizim değil… Platformun.
Müzik bizim değil… Uygulamanın.
Ev bizim değil… Sistemin.
Hayat bizim değil… Algoritmanın.
Biz artık yaşamıyoruz.
Kullanıcıyız.
Ve en trajikomik kısmı şu:
Bunu konfor sanıyoruz.
“Kolaylık” diyoruz.
“Pratik” diyoruz.
“Yeni dünya” diyoruz.
Ama aslında hiçbir şeye kök salamıyoruz.
Çünkü kök salmak için sahip olmak gerekir.
Bizse sadece geçiyoruz.
İlişkiler bile böyle artık.
Tutunmuyoruz.
Bağlanmıyoruz.
“Bakıyoruz.”
Çünkü derinlik bile zahmetli geliyor.
Her şey hızlı.
Her şey geçici.
Her şey… Kiralık.
Ve farkında olmadan şu noktaya geldik:
Artık hayatın içinde değiliz.
Hayatın aboneleriyiz.
Ödediğin sürece varsın.
Ödeyemezsen…
Sistem seni sessizce dışarı alıyor.
Ben Aslı.
Eskiden insanlar hayatta kalmaya çalışırdı.
Şimdi hayatın içinde kalmaya çalışıyor.
Bir sonraki cümlede görüşürüz.