|
Tweet |
“AŞK NEDİR? NE DEĞİLDİR?”
Eskiden aşkı daha kolay tanımlıyordum galiba.
Kalbin hızlı atıyorsa…
Bir mesaj için saatlerce telefona bakıyorsan…
Birinin attığı küçücük bir cümle bütün gününü değiştiriyorsa…
Tamam diyordum.
Bu kesin aşk.
Galiba gençken insan, içinde büyük his uyandıran her şeyi aşk sanmaya daha yatkın oluyor.
Özlenmeyi…
Merak edilmeyi…
Birinin seni istemesini…
Bunların hepsi çok güçlü hissettiriyor çünkü.
Ama sonra büyüyorsun.
Ve bazı duyguların sandığın şey olmadığını fark etmeye başlıyorsun.
Mesela kıskançlık her zaman tutku değilmiş.
Sürekli iniş çıkış yaşamak derinlik anlamına gelmiyormuş.
Hatta bazen insanı en çok yoran ilişkiler, dışarıdan bakınca en “büyük aşk” gibi görünenler oluyormuş.
Bunu anlamam biraz zaman aldı sanırım.
Çünkü gençken aşkı biraz yangın gibi hayal ediyor insan.
Ne kadar yoruyorsa o kadar gerçek sanıyor.
Ne kadar karmaşıksa o kadar özel.
Oysa şimdi dönüp bakınca bana başka bir şey daha yakın geliyor.
Birinin yanında kendin gibi kalabilmek mesela…
Bence çok küçümsenen bir şey bu.
Rol yapmadan…
Kelimeleri tartmadan…
Sürekli yanlış anlaşılmaktan korkmadan durabilmek.
Galiba insan yaş aldıkça aşkın sesinin çok yüksek olmadığını fark ediyor.
Daha sakin bir tarafı var.
Daha güvenli.
Daha yormayan.
Ve belki de bu yüzden artık bazı hikâyelere eskisi kadar kolay “aşk” diyemiyorum.
Çünkü bazen insanlar birbirini gerçekten sevmiyor.
Sadece yalnız hissetmek istemiyor.
Bazen vazgeçemediğimiz şey insan değil…
O hikâyenin bize hissettirdiği versiyonumuz oluyor.
Bu da bana biraz tuhaf geliyor.
Çünkü insan bazı şeylerin adını erken koyuyor.
Gerçeğiniyse daha geç anlıyor.
Ben Aslı.
İnsan bazen aşkı bulunca değil…
Aşk sandığı şeyin ne olmadığını anlayınca büyüyor.
Ve bazı hikâyeler, yanlış hissettiğin için değil…
Geç fark ettiğin için bitiyor.
Biz de…
Bir sonraki cümlede görüşürüz.