Bugun...



HAFTANIN KONUĞU: Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür (Psikiyatrist ve Psikoterapist)

MERAK ETTİĞİNİZ NE VARSA BU RÖPORTAJDA KANSER KAPIYI ÇALDIĞINDA ÜÇÜMÜZ YANIT VERDİK “Herkes güçlü ol diyor… Peki korkumuzu kime anlatacağız?”

facebook-paylas
Tarih: 26-10-2026 10:55

HAFTANIN KONUĞU: Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür (Psikiyatrist ve Psikoterapist)

İŞ’TE İNSANLAR —

Hazırlayan : Tanju Altınay

Konuk: Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür (Psikiyatrist ve Psikoterapist)

KANSER KAPIYI ÇALDIĞINDA ÜÇÜMÜZ YANIT VERDİK

“Herkes güçlü ol diyor… Peki korkumuzu kime anlatacağız?”

Kanser tanısıyla birlikte yalnızca tedavi takvimi değişmiyor; insanın geleceğe bakışı, ilişkileri ve gündelik hayatı da etkileniyor. Antalya’da çalışmalarını sürdüren Psikiyatrist ve Psikoterapist Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür, editörlüğünü ve yazarlığını üstlendiği “Kanser Kapıyı Çaldığında Üçümüz Yanıt Verdik” kitabında bu yolculuğa üç farklı pencereden bakıyor. Yaşanmış deneyimi, psikiyatriyi ve tıbbi onkolojiyi buluşturan eser; tanı anından tedavi sonrasına kadar kişi ve ailesi için anlaşılır bilgiler, rehberler ve destekleyici uygulamalar sunuyor. Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür ile kitabını, ekonomik koşulların ruh sağlığına etkisini, ilişkileri ve yeni çalışmalarını konuştuk.

Tanju Altınay: Sevilay Hanım, insanlar size en çok hangi sorunlarla başvuruyor?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Bazen “Hiçbir şeye hevesim kalmadı” diyerek geliyor bir insan. Bazen “Aklımdaki düşünceleri susturamıyorum”, bazen de “Herkese yetişiyorum ama kendime yetişemiyorum” diyor. Depresyon, kaygı, panik belirtileri, takıntılar, uyku sorunları, bağımlılıklar, cinsel sorunlar ve çift ilişkilerindeki güçlükler çalışma alanlarım arasında. Hastalık, kayıp, ayrılık veya aldatılma gibi yaşam olayları da destek arayışına neden olabiliyor.

Bir de farklı insanlarla aynı hikâyeyi yaşadığını hissedenler var: “İsimler değişiyor ama sonunda yine ben kırılıyorum. Alnımda ‘Beni kullanabilirsiniz’ mi yazıyor? Bana zarar veren insanlara hayatımda yer açıyorum. Onları anlamaya, kurtarmaya, iyileştirmeye çalışırken kendimi tüketiyorum. Bu döngüyü neden kıramıyorum?”

Bazen kişi, sevilmek için hep vermesi, ilişkiyi sürdürebilmek için susması, karşısındaki değişene kadar sabretmesi gerektiğini öğrenmiş olabiliyor. Tanıdık bir ilişki biçimi, acı verse de insana yabancı gelmeyebiliyor. Psikoterapide bu tekrarları birlikte anlamaya çalışıyoruz: “Neden ihtiyaçlarımı erteliyorum? Hayır dediğimde neden suçluluk duyuyorum? Birinin beni sevmesiyle bana ihtiyaç duymasını birbirine karıştırıyor olabilir miyim?” Buradaki amaç, zarar gören kişiyi suçlamak değildir. Zarar veren davranışın sorumluluğu onu yapana aittir; kişinin kendi sınırlarını fark etmesi ise kendisini korumasına yardımcı olabilir.

Halk arasında “Psikiyatriste hastalar değil, hastaların hasta ettikleri gelir” diye bir söz dolaşır. Bu, bilimsel bir tanım değildir; ruhsal hastalığı olan insanları da haksız yere damgalayabilir. Ama anlatmaya çalıştığı bir deneyim var: Bazen yardım arayan kişi, ilişkide sürekli incinen ve bütün yükü taşımaya çalışan kişidir. Karşısındaki yardım istemese de kendisi destek alabilir; hayatını değiştirmek için onun değişmesini beklemek zorunda değildir.

Öte yandan, kapıyı çalan herkes belirgin bir sorun yaşadığı için gelmiyor. “Hayatımda ciddi bir problem yok; kendimi daha iyi tanımak, duygularımı yönetmek, daha sağlıklı ilişkiler kurmak istiyorum” diyenler de var. Kariyerini planlayan bir genç, akademik hedeflerine ilerleyen biri, iş sorumlulukları artan bir çalışan veya çocuğuna daha anlayışlı yaklaşmak isteyen bir anne baba…

“Öfkelendiğimde kırıcı olmak istemiyorum”, “İlişkimde güveni ve sadakati korumak istiyorum”, “Zorlandığımda alkole, sigaraya, maddeye veya kumara yönelmeden sağlıklı çözümler bulmak istiyorum” soruları da psikoterapide konuşulabilir.

İnsanın yardım istemek için hayatının dağılmasını beklemesi gerekmiyor. Psikoterapi, gelecekte hiç sorun yaşamayacağımızın garantisi değildir; ancak kendimizi tanımamıza, tekrar eden örüntüleri fark etmemize ve daha sağlıklı seçimler geliştirmemize yardımcı olabilir.

Benim için önemli olan, kişinin yalnızca neden zorlandığını değil, nasıl bir hayat kurmak istediğini de anlamak. Çünkü bazen insan “Artık dayanamıyorum” diyerek gelir; bazen de “Kendimi kaybetmeden yaşamayı öğrenmek istiyorum” diyerek.

Tanju Altınay: Kitabın adındaki “üçümüz” kim? Bu buluşma okura ne sunuyor?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Bazen bir tanı, tek bir insana konur ama bütün bir evin hayatı değişir. Sofradaki konuşmalar, gece kurulan hayaller, yarına dair planlar… Herkesin içinde aynı soru vardır: “Şimdi ne yapacağız?”

Kitabın adındaki “üçümüz”; kanser deneyimini yaşayan Fatma Maviş, tıbbi onkolog Prof. Dr. Özlem Sönmez ve ben. Aynı yolculukta üç farklı sesle okura eşlik ediyoruz. Fatma Hanım, kanser deneyimini tanıdan itibaren yaşayan kişiyi ifade eden “survivor” kimliğiyle, yaşadıklarını içeriden anlatıyor. Özlem Hocamız tıbbi süreci bilimsel bilgilerle açıklıyor. Ben ise insanın korkularını, kırılganlığını, değişen ilişkilerini ve yeniden yaşamla bağ kurma çabasını psikiyatri ve psikoterapi açısından ele alıyorum.

Katıldığım kongrelerde ve mesleki çalışmalarımda, hastaların ve yakınlarının bilgi kadar anlaşılmaya da ihtiyaç duyduğunu gözlemledim. Çünkü insan bazen tedavisini öğrenirken “Çocuğumun büyüdüğünü görebilecek miyim?” sorusunu içinde taşıyor. Yakını ise yanında durmak istiyor ama ne söyleyeceğini bilemiyor. Bu kitap, biraz da söylenemeyen o cümlelere yer açma ihtiyacından doğdu.

Bilimsel kurgusunu ve editoryal bütünlüğünü oluştururken, hastaların ve ailelerinin zor bir günde açıp kendilerine yol bulabileceği; sağlık profesyonellerinin ve öğrencilerin de yararlanabileceği disiplinlerarası bir başvuru kaynağı hazırlamayı amaçladım.

Dileğimiz, okurun bu sayfalarda hem güvenilir bilgi bulması hem de “Böyle hisseden yalnızca ben değilmişim” diyebilmesi. Çünkü inanıyoruz ki: “Şifa, yalnızca ilaçlarda değil; bilimin, şefkatin ve dayanışmanın birleştiği yerde tamamlanır.”

Tanju Altınay: Profesyonel ruh sağlığı desteğine ulaşamayan kişi ve ailesi bu kitaptan nasıl yararlanabilir?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Gece herkes uyumuşken aklınıza takılan bir soru düşünün: “Bu korkuyla nasıl baş edeceğim?” Belki hasta yakınısınız; sevdiğiniz insanın yanında olmak istiyor ama “Ne söylesem yanlış olur mu?” diye susuyorsunuz. Kitabı hazırlarken, insanın sorularıyla baş başa kaldığı o anları da düşündük.

Herkesin psikoloğa, psikiyatriste veya psikoterapiye ulaşma imkânı aynı değil. Bu nedenle okurun yaşadıklarını anlamasına yardımcı olacak açıklamaların yanında, “Bugün kendim için ne yapabilirim?” sorusuna karşılık bulabileceği rehberler ve destekleyici çalışmalar hazırladık.

Tanıyı kabullenmekte mi zorlanıyorsunuz? Tedavi öncesinde kaygınız mı artıyor? Bedeninizdeki değişiklikler, eşinizle yakınlığınız veya kontrol randevuları mı düşündürüyor sizi? Kitabı baştan sona okuyabileceğiniz gibi, doğrudan o gün ihtiyaç duyduğunuz bölümü de açabilirsiniz. Yakınlarınız da nasıl dinleyebilecekleri, nasıl konuşabilecekleri ve hangi somut destekleri sunabilecekleri üzerine yol gösterici öneriler bulabilir.

Bazen bir açıklama, adını koyamadığınız duyguyu anlamanızı sağlar. Bazen kısa bir çalışma, kendinize birkaç dakika ayırmanız için başlangıç olur. Bazen de okuduğunuz bir deneyim, “Bunu yaşayan yalnızca ben değilmişim” dedirtir.

Bu kitap bireysel değerlendirme ve tedavinin yerini tutmaz; ihtiyaç duyduğunuz desteği fark etmenize ve aramanıza da yardımcı olmayı amaçlar. Dileğim, okurun zorlandığında hangi sayfaya dönebileceğini bildiği, kenarına notlar aldığı ve gerektiğinde bir yakınıyla paylaştığı bir yol arkadaşı olması.

Tanju Altınay: Bu çalışmalar arasında neler var?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Tedavi takviminde ilaçların, tetkiklerin ve kontrollerin saati bellidir. Peki insanın kendisine ayıracağı zaman nerede? Kitaptaki çalışmalarla günlük hayatın içinde bu zamanı açabilmek istedik.

Nefes ve gevşeme uygulamaları, güvenli yer imgelemesi, hipnotik dille hazırlanmış rahatlama metinleri, öz şefkat egzersizleri ve yazma çalışmaları bulunuyor. Bazıları bedensel gerginliği fark etmeye, bazıları duyguları ifade etmeye, bazıları da kişinin kendisiyle daha anlayışlı bir ilişki kurmasına yönelik.

Örneğin, günlüğe yalnızca hastane sonuçlarını değil, “Bugün neye ihtiyacım vardı, bunu söyleyebildim mi?” sorusunun cevabı da yazılabilir. Öz şefkat çalışmalarında kişinin sevdiği birine göstereceği anlayışı kendisine yöneltmesine, umut çalışmalarında ise anlamlı ve ulaşılabilir küçük hedefler belirlemesine yer veriyoruz. Şükran günlüğünü de acıyı yok saymak olarak ele almıyoruz; üzüntüyle minnettarlık aynı günün içinde bulunabilir.

Kitapta tasavvufi bir bakış ve manevi destek de var. Hastalık, insanı yaşamın anlamı, değerleri ve neye tutunduğu üzerine düşünmeye yöneltebiliyor. Dua, ibadet, tefekkür veya sevdikleriyle kurduğu bağ bazı kişiler için teselli ve dayanma kaynağı olabilir. Tasavvufun şefkat, sabır ve anlam arayışı etrafındaki düşüncelerine bu çerçevede yer açıyoruz.

Burada sabrı acıyı saklamak, teslimiyeti ise tedaviden veya çabadan vazgeçmek olarak görmüyoruz. İnsan elinden geleni yaparken kontrol edemediği şeylerin yükünü tek başına taşımak zorunda olmadığını da hissedebilir. Manevi yaklaşım kişinin inanç ve tercihlerine göre anlam kazanır; tıbbi ve psikolojik tedavinin yerine geçmez.

Bütün bunlar tamamlanması gereken ödevler değil; kişinin ihtiyacına, sağlık durumuna ve hazır oluşuna göre seçebileceği seçenekler. Tedavi sürecinde hayatın yalnızca randevulardan ve sonuçlardan oluşmamasını; kişinin ilişkilerine, değerlerine ve ona iyi gelen uğraşlara da yer kalmasını önemsiyoruz.

Tanju Altınay: Kitap, film ve müzik önerilerine neden yer verdiniz?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Çünkü insan bazen kendisine doğrudan sorulduğunda anlatamadığını, bir hikâye üzerinden konuşabilir. Birlikte izlenen filmin ardından “O sahnede çok yalnız kaldı” derken, aslında kendi yalnızlığından söz etmeye başlayabilir. Bir romanın cümlesinin altını çizip eşine göstermek, “Beni biraz da böyle anlamanı istiyorum” demenin yolu olabilir.

Kitapta bibliyoterapi kapsamında okuma önerilerine, farklı ihtiyaçlara göre film listelerine ve izledikten ya da okuduktan sonra üzerinde düşünülebilecek sorulara yer verdik. “Bu karakterde kendimden ne buldum?”, “Onun yerinde olsam neye ihtiyaç duyardım?” gibi sorular, hikâyeyle kişinin kendi yaşamı arasında bağ kurmasına yardımcı olabilir. Seçenekler arasında mizaha, ailece paylaşmaya ve yakın ilişkiler üzerine düşünmeye alan açan eserler de bulunuyor.

Müzik ise bazen konuşmadan eşlik eder insana. Tanıdık bir ezgi geçmişteki güzel bir anıyı hatırlatabilir; sevilen bir şarkı, hastalık dışında da bir hayatı ve kimliği olduğunu hissettirebilir. Kitapta müzik terapisi hakkında bilgilerin yanında günlük dinleme önerileri de sunuyoruz. Evde müzik dinlemek, uzman eşliğinde yürütülen müzik terapisiyle aynı şey değildir; ancak kişinin tercih ettiği müziklere yaşamında yer açması destekleyici olabilir.

Burada herkes için tek bir doğru liste yok. Aynı film bir kişiye umut verirken diğerine ağır gelebilir. Bazen de insan hastalıkla ilgili hiç okumak ya da izlemek istemez; güldüren, merak ettiren, başka dünyalara götüren bir hikâye arar. Buna da yer var.

İstedik ki bu öneriler, okurun önüne yalnızca bir liste koymasın; kendisiyle ve sevdikleriyle yeni bir sohbetin kapısını açsın.

Tanju Altınay: “Moralini yüksek tutarsan hastalığı yenersin” düşüncesine nasıl yaklaşmalıyız?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Umut çok kıymetlidir; fakat insanın sürekli iyi hissetmesi gerekmez. Bazen ağladıktan sonra tedavi randevusuna gitmek, bazen “Bugün desteğe ihtiyacım var” diyebilmek de hayata tutunmaktır.

Düşüncelerimiz, yaşadıklarımızı nasıl yorumladığımızı ve hangi adımları attığımızı etkiler. “Bununla baş edemeyeceğim” düşüncesini, “Zorlanıyorum ama yardım alabilir, bugün yapabileceklerime odaklanabilirim” diye yeniden değerlendirmek öğrenilebilir. Psikoterapi bu beceriyi geliştirmeye yardımcı olur.

Üstelik psikolojik süreçlerin bedensel karşılıkları da araştırılıyor. Bower ve arkadaşlarının 2015’te yayımladığı çalışmada, meme kanseri tedavisi görmüş kadınlarda farkındalık temelli bir program sonrasında algılanan stresin azaldığı ve iltihaplanmayla ilişkili bazı genlerin etkinliğinde değişiklikler görüldüğü bildirildi. Bu bulgular umut vericidir; ancak “Olumlu düşünmek DNA’yı onarır, bağışıklığı güçlendirir ve kanseri iyileştirir” anlamına gelmez.

Psikolojik destek, onkolojik tedaviye eşlik ederek duygusal yükü azaltmayı ve yaşam kalitesini desteklemeyi amaçlar. Hastalığın seyri, kişinin ne kadar güçlü olduğunun sınavı değildir.

Umut, zor duygulara rağmen yaşamla bağımızı sürdürebilmek ve ihtiyaç duyduğumuz desteğe açık olabilmektir.

Tanju Altınay: Kitap hasta yakınlarına ve tedavi sonrasındaki yaşama nasıl yer açıyor?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Bir evde kanser gündeme geldiğinde roller de değişebiliyor. Eşlerden biri bütün sorumlulukları üstleniyor, yetişkin bir çocuk anne babasının bakımını düzenliyor, ailedeki herkes kendi yorgunluğunu sonraya bırakıyor. Zamanla sevgiyle yapılan bakım, tek kişinin omuzlarında ağır bir yüke dönüşebiliyor. Kitapta yakınların görevleri paylaşmasına, kendi ihtiyaçlarını dile getirmesine ve bakım verirken yaşamlarındaki diğer bağları da korumasına yer açıyoruz. Dinlenmeye ihtiyaç duymak, sevdiği insandan vazgeçmek değildir.

Bir başka önemli konu, yardım ederken kişinin yapabildiklerini elinden almamak. Her işi onun yerine yapmak, her konuşmayı hastalığa getirmek veya bütün kararları onun adına vermek, kendisini yalnızca “bakılması gereken biri” gibi hissetmesine neden olabilir. Oysa insan tedavi görürken de eş, anne, baba, arkadaş olmaya; fikrinin sorulmasına ve aile hayatına katılmaya devam eder.

Tedavi sonrasında da bu rollerin yeniden düzenlenmesi gerekebilir. Aile korumaya devam etmek isterken kişi kendi kararlarını almak, sorumluluklarını geri kazanmak isteyebilir. Burada birlikte konuşulacak soru şudur: “Artık neleri kendim yapmak istiyorum, hangi konularda desteğe ihtiyacım var?”

Kitabın bu bölümünde, hastalıkla birlikte değişen aile düzeninin herkesin ihtiyaçları gözetilerek yeniden kurulmasını önemsiyoruz. Çünkü bir insanı desteklemek, onun adına yaşamak değil; kendi hayatında söz sahibi olmasına eşlik etmektir.

Tanju Altınay: Ekonomik sıkıntılar insanın ruh sağlığında ve ilişkilerinde neleri tetikliyor?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Bazen evde tartışma, açık bırakılan bir ışık yüzünden çıkar. Ama konuşulan yalnızca elektrik faturası değildir; yetişmeyen para, yarına duyulan endişe ve “Ne kadar uğraşsam da yetmiyor” duygusudur. Ekonomik sıkıntılar, insanın güven duygusunu ve gelecekle kurduğu bağı da zorlayabilir.

Bu ilişkinin bilimsel karşılığı var. Ridley ve arkadaşlarının 2020’de Science dergisinde yayımlanan kapsamlı incelemesi, yoksulluk ile depresyon ve kaygı arasında iki yönlü bir ilişkiye işaret ediyor: Ekonomik güçlükler ruhsal sorunların riskini artırabiliyor; ruhsal sorunlar da çalışmayı ve gelir elde etmeyi zorlaştırabiliyor. Bu nedenle meseleyi kişinin iradesine veya yeterince çabalamamasına indirgememeliyiz.

Sürekli geçim hesabı yapmak; uykuya, dikkate ve tahammüle yansıyabilir. Eşlerden biri içine kapanırken diğeri bunu ilgisizlik olarak yorumlayabilir. Çocuğunun isteğini karşılayamayan bir anne veya baba, kendisini yetersiz hissedebilir. Oysa maddi imkânlarımız, insan olarak değerimizin ya da sevgimizin ölçüsü değildir.

Böyle dönemlerde “Sen zaten hep böylesin” yerine “Son zamanlarda ikimiz de çok zorlanıyoruz; bu yükü nasıl paylaşabiliriz?” diyebilmek, birbirini suçlamadan konuşmaya alan açabilir. Gerçekçi bir bütçe planı, ulaşılabilir sosyal ve ekonomik destekler ve gerektiğinde ruh sağlığı desteği birlikte düşünülmelidir.

Her ekonomik güçlük psikiyatrik hastalığa dönüşmez. Ancak yaşanan yükü küçümsememek gerekir. Bazen ilk rahatlama, bütün sorunların çözülmesiyle değil, insanın “Bu benim kişisel başarısızlığım değil; destek alabileceğim bir güçlük” diyebilmesiyle başlar.

Tanju Altınay: Antalya’da, diğer şehirlere göre hangi ruhsal sorunlar öne çıkıyor?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Antalya’yı çoğu zaman bir tatil fotoğrafı gibi düşünüyoruz. Ama o fotoğrafın içinde yaşayan, çalışan, çocuk büyüten, sınavlara hazırlanan insanlar var. Birinin dinlenmek için geldiği şehir, bir başkasının yoğun bir iş gününü tamamlamaya çalıştığı yer.

Antalya’da yapılmış bilimsel çalışmalar da var. Örneğin, 2026’da yayımlanan ve bir otelde 235 çalışanla yürütülen araştırmada, işyerinde yaşanan kaygı, mesai sonrasında işle ilgili düşünceleri zihinde tekrar tekrar döndürme ve uykusuzluk arasında ilişki bulundu. İnsan işten çıkmış olsa bile zihni çalışmaya devam edebiliyor.

Ancak bu araştırma belirli bir çalışan grubunu inceliyor; buradan “Antalya’da şu hastalık diğer şehirlerden daha fazla” sonucunu çıkaramayız. Böyle bir karşılaştırma için şehirleri temsil eden kapsamlı verilere ihtiyaç var. Muayenehaneye yapılan başvurular da bütün Antalya’yı temsil etmez.

Benim dikkat çekmek istediğim nokta şu: Güzel bir yerde yaşamak, insanın her zaman iyi hissedeceği anlamına gelmez. “Deniz var, güneş var; neden mutsuzsun?” sorusu bazen kişinin yaşadığı güçlüğe bir de anlaşılmama duygusu ekleyebilir.

Antalya’nın doğası ve açık havada vakit geçirme imkânları yaşamımızda değerli kaynaklar olabilir. Bunun yanında dinlenmeye, güven veren ilişkilere, uygun çalışma koşullarına ve gerektiğinde profesyonel desteğe de ihtiyaç duyarız. Ruh sağlığını anlamak için manzaraya değil, o manzaranın içindeki insanın hayatına bakmalıyız.

Tanju Altınay: Kitaplarınız insanın en savunmasız anlarına dokunuyor. Yeni bir kitap yolda mı?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Evet, “Bir Narsistle Evli Olmak” üzerine çalışıyorum. Bu kitabı yazma ihtiyacım, terapi odasında karşılaştığım insanların hikâyelerinden doğdu. Uzun ilişkilerin ardından kendinden uzaklaşmış hissedenler, yeni bir ilişkide ise bir şeylerin yanlış olduğunu sezmesine rağmen bunu adlandıramayanlar…

İstismar içeren bazı ilişkiler başlangıçta büyüleyici görünebilir. Sizi herkesten özel hissettiren, “Her zaman yanında olacağım” diyen biri vardır karşınızda. Zamanla, bazen evlilik sonrasında, kontrol ve değersizleştirme daha belirgin hâle gelebilir. Dışarıda yardımsever ve anlayışlı görünen kişinin evdeki davranışları çok farklı olabilir. “Dışarıda evliya, evde eşkıya” sözüyle anlatılmak istenen de bu çarpıcı farktır.

Bazen bu hikâyeye yakın çevreden gelen bir güven kırılması eklenir. Kişi, eşinin aile dostlarından biriyle, kendi yakın arkadaşıyla veya meslektaşıyla gizli ilişki yaşadığını öğrenebilir. Örneğin, yakın çevredeki evli kişilerle sürdürülen gizli bir ilişkide, “Ailece görüşüyoruz, böyle bir şey olmaz” düşüncesi sadakatsizliğin fark edilmesini zorlaştırabilir. Aldatan kişi bu güveni kullanarak görüşmeleri sıradan bir arkadaşlık gibi gösterebilir; çelişkiler fark edildiğinde açıklamaları değiştirebilir veya soruları “Sen herkesten şüpheleniyorsun” diyerek karşılayabilir.

Buradaki incinme yalnızca aldatılmakla sınırlı kalmayabilir. İnsan geçmişteki sohbetleri, fotoğrafları ve anlam veremediği anları yeniden düşünürken, bir yandan da “Neden fark etmedim?” diye kendisini suçlayabilir. Oysa güvenmiş olması, yapılanın sorumluluğunu ona yüklemez. Sadakatsizlik veya evli kişilerle ilişki kurmak da tek başına narsisistik kişilik bozukluğu göstergesi değildir.

Kitapta suçluluk üzerinden kontrol etmeyi, değersizleştirmeyi, sessiz cezalandırmayı ve kişinin yaşadıklarına ilişkin algısını sürekli sorgulatmayı ele alıyorum. İstismar içeren bir ilişkide, kişinin sevgisi, sadakati ve anlayışı onu kontrol etmek için kullanılabilir. Tekrarlayan bu davranışlar, insanın kendi değerlendirmesine duyduğu güveni aşındırabilir. “Eşimin bana kötü davrandığına kimseyi inandıramıyorum” cümlesinin ardında bazen böyle bir yalnızlık vardır.

Kitap yalnızca evlilik ilişkileriyle sınırlı değil. Benzer örüntüler sevgililikte, anne babayla, arkadaşlarla, yetişkin evlatlarla veya iş hayatındaki kişilerle kurulan ilişkilerde de görülebilir.

Daha önce “Ayıpların Gölgesindeki Cinsellik”te konuşulması zor deneyimlere, “Kanser Kapıyı Çaldığında Üçümüz Yanıt Verdik”te hastalık karşısındaki ihtiyaçlarımıza yer verdim. Yeni kitapta da insanın kendisine duyduğu güvenin nasıl zedelenebildiğini ve yeniden nasıl kurulabileceğini anlatmak istiyorum.

Her anlaşmazlık istismar, her bencil davranış narsisistik kişilik bozukluğu değildir. Tanı, klinik değerlendirme gerektirir. Ancak yaşadığınız zararı ciddiye almak için karşıdaki kişiye tanı konulmasını beklemek zorunda değilsiniz.

Dileğim, okurun “Karşımdaki narsist mi?” sorusunun yanında şunu da sorabilmesi: “Bu ilişkide bana ne oluyor ve kendimi nasıl koruyabilirim?” Çünkü bir ilişkiyi sürdürmek uğruna sürekli küçülmek, susmak ve kendinizden şüphe etmek zorunda değilsiniz.

Tanju Altınay: Bir ilişkide insanın kendisine sorması gereken en önemli soru sizce nedir?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: “Bu ilişkide kendim olmaya devam edebiliyor muyum?”

Şöyle bir sahne düşünün: Akşam eve gelmişsiniz. Günlerdir beklediğiniz güzel bir haber almışsınız. Kapıyı açarken heyecanla anlatacağınız cümleyi kuruyorsunuz. Sonra sevdiğiniz kişinin yüzüne bakıp duruyorsunuz: “Şimdi anlatmayayım, keyfi yok.” Ertesi gün de uygun olmuyor. Bir süre sonra o güzel haber, anlatılmadan eskiyor.

Başka bir akşam canınız sıkkın geliyor. Bu kez de “Abarttığımı söylemesin, tartışma çıkmasın” diye susuyorsunuz. Zamanla yalnızca üzüntünüzü değil, sevincinizi de içinizde yaşamaya başlıyorsunuz. Aynı evde hayat sürüyor; yemek yeniyor, faturalar ödeniyor, günlük işler konuşuluyor. Ama sizin içinizde olanlardan giderek daha az söz ediliyor.

Tek bir akşam birbirimizi dinleyecek hâlimiz olmayabilir. Hepimiz yorulur, dalgınlaşır, bazen sevdiğimiz insanın ihtiyacını kaçırırız. Burada önemli olan, sonra birbirimize dönüp dönemediğimizdir. “Dün seni dinleyemedim, anlatır mısın?” diyebiliyor muyuz? Kırdığımızda fark edip sorumluluk alabiliyor muyuz?

Yakın ilişki araştırmalarında kişinin partneri tarafından anlaşıldığını, önemsendiğini ve gözetildiğini hissetmesi, ilişki doyumu ve yakınlıkla bağlantılıdır. “Duygusal güven” dediğimiz şey de gündelik hayatın böyle küçük anlarında kurulur. İnsan, yalnızca başarılı ve neşeli olduğunda değil; yanıldığında, üzüldüğünde ve yardıma ihtiyaç duyduğunda da ilişkide kendisine yer olduğunu hisseder.

Bu nedenle “Ne kadar tartışıyoruz?” sorusunun yanına “Tartışmadan sonra bize ne oluyor?” sorusunu koyarım. Konuşmanın sonunda biri hep susmuş, diğeri hep haklı mı kalıyor? Yoksa farklı düşünsek de birbirimizi anlamak için bir adım atabiliyor muyuz? Özür, sonraki davranışlarımızda karşılık buluyor mu?

Bir de ilişkinin dışındaki hayatınıza bakın. Uzun zamandır görüşmediğiniz arkadaşınız, ertelediğiniz bir merakınız, söylemeye çekindiğiniz bir hayaliniz var mı? Bunlardan kendi tercihinizle mi uzaklaştınız, yoksa ilişkinizde sorun çıkmasın diye mi? Aynı soruyu karşı taraf için de düşünmek gerekir: Ben onun farklılıklarına ne kadar alan açıyorum?

Bazen bir ilişkinin en kıymetli cümlesi “Seni seviyorum”un ardından gelir:

“Senin için önemli olduğunu fark etmemiştim. Biraz daha anlatır mısın?”

Çünkü insan sevildiğini bilmenin yanında, tanınmaya devam edildiğini de hissetmek ister. Yıllar geçse bile sesinin merak edilmesini… Bu yüzden kendinize şunu sorun: “Onun yanında anlatacaklarım çoğuluyor mu, yoksa söylemekten vazgeçtiklerim mi?”

Tanju Altınay: Bir psikiyatrist ve yazar olarak bütün bu çalışmalarınızın ortak noktasını nasıl anlatırsınız?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: Birbirimiz hakkında bu kadar kolay hüküm verirken, birbirimizi anlamaya biraz daha zaman ayırabilmek.

Dışarıdan baktığımızda yalnızca bir davranış görürüz: Davetlere gelmeyen bir arkadaş, yakınlaşmaktan kaçınan bir eş, işine odaklanamayan bir çalışan… Sonra bir açıklama buluruz: “İlgisiz”, “soğuk”, “isteksiz.” Oysa o davranışın ardında henüz bilmediğimiz bir yaşantı olabilir. Bunu öğrenebilmek için ilk yorumumuzun ötesine geçmemiz gerekir.

Hekimlik bana, insanı tek bir davranışına veya hayatının tek bir dönemine bakarak anlayamayacağımızı öğretti. Yazarken de bu bakışı korumaya çalışıyorum. Okur, sayfayı çevirdiğinde belki kendisi hakkında, belki yıllardır tanıdığını düşündüğü biri hakkında yeniden düşünsün istiyorum: “Ben bu durumu başka türlü yorumlamıştım; acaba gözden kaçırdığım ne var?”

Bilimsel bilginin toplumla buluşmasının böyle bir değeri var. Doğru bilgi, yanlış inanışları sorgulamamıza ve aceleci yargılarımızı gözden geçirmemize yardımcı olabilir. Bir belirtinin tembellik olmadığını, bir güçlüğün karakter kusuru sayılamayacağını anlamak, birbirimize yaklaşımımızı değiştirebilir.

Kitaplarımın ortak noktasını burada görüyorum: Merakı canlı tutmak. Kendimize ve karşımızdakine biraz daha dikkatle bakmak. Çünkü bazen bir insanı yıllardır tanırız; onu anlamak ise ilk kez gerçekten merak ettiğimiz gün başlar.

Tanju Altınay: Okurun aklında hangi mesaj kalsın istersiniz?

Yrd. Doç. Dr. Sevilay Zorlu Karagür: “En son kendim için ne yaptım?” sorusuyla bir an durmasını isterim.

Günün sonunda telefonunuzu şarja takıyor, yarının işlerini planlıyor, evde eksik kalanları tamamlıyorsunuz. Peki kendi yorgunluğunuzu fark edebiliyor musunuz? Yoksa “Şu işler de bitsin, kendimle sonra ilgilenirim” mi diyorsunuz? Bazen o işler hiç bitmiyor; kendimize ayıracağımız zaman hep sonraya kalıyor.

Hadiste yer alan “Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır” öğüdü, bu açıdan çok anlamlı. Bedenimizi, ruhsal ihtiyaçlarımızı ve sevdiklerimizle bağlarımızı birlikte gözetmeyi hatırlatıyor. Sağlığımıza özen göstermek; nasıl uyuduğumuzla, ne hissettiğimizle ve günlerimizi nasıl geçirdiğimizle de ilgilenmektir.

Elbette hayatımızdaki her şeyi değiştiremeyiz. Geçmişte yaşananları geri alamaz, başka bir insanın seçimlerini yönetemeyiz. Ama bugün hangi alışkanlığımızı gözden geçireceğimize, hangi konuda yardım isteyeceğimize ve hangi sınırı koruyacağımıza karar verebiliriz. Değiştiremeyeceğimiz bir gerçeği kabul ederken, yapabileceklerimizden vazgeçmemek önemlidir.

Bir de yanımızdakilere bakalım. Hep “İyiyim” diyen arkadaşımız gerçekten nasıl? Çocuğumuzun sessizliğinde, eşimizin yorgunluğunda, yaşlı bir yakınımızın içine kapanmasında fark etmediğimiz bir ihtiyaç olabilir mi? Her değişiklik hastalık değildir; ancak süren ve günlük yaşamı zorlaştıran değişiklikleri önemsemeliyiz. Toplum olarak ruh sağlığını gözetmek, evde, okulda ve işyerinde zorlandığını söyleyen insanı nasıl karşıladığımızla da başlar.

İsterim ki okur bu söyleşiyi bitirdiğinde bugün kendisi için somut bir adım atsın. Ertelediği randevuyu alsın, imkânına uygun kısa bir yürüyüşe çıksın, güvendiği birini arasın ya da “İyi değilim, desteğe ihtiyacım var” diyebilsin. Küçük görünen bu adımlar, zamanla anlamlı değişikliklerin başlangıcı olabilir.

Kendinize sorun: “Bugün kendim için ne yapabilirim?” Cevabınıza hayatınızda yer açın.

Ömür emanettir; kendimizi de birbirimizi de ihmal etmeyelim. Herkese yetişmeye çalışırken kendimizi geride bırakmayalım.







Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER İŞ'TE İNSANLAR RÖPORTAJLARI Haberleri

YAZARLAR
HABER ARA
HABER ARŞİVİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI YUKARI