SİZ NEDEN O TARAFTA OTURUYORSUNUZ?
“İlerleme değişim olmadan mümkün değildir; düşüncelerini değiştiremeyenler hiçbir şeyi değiştiremez.” Der George Bernard Shaw,
Değişim…
Dün doğru kabul edilenin bugün sorgulanmasıdır. Alışılmış olanın yerini yeninin almasıdır. Bazen bir düşüncenin değişmesidir. Bazen bir düzenin. Bazen de insanların, yıllardır içinde yaşadıkları dünyaya başka bir gözle bakmaya başlamasıdır.
Değişim hiçbir zaman kolay değildir. Yalnızca geleceği değil, alışkanlıklarımızı, inançlarımızı ve bildiğimizi sandığımız doğruları da sarsar. Bu yüzden tarihin her döneminde değişim isteyenlerle mevcut düzenin korunmasını isteyenler karşı karşıya gelmiştir.
Kimi zaman bu tartışma saraylarda yaşanmıştır.
Kimi zaman meydanlarda.
Kimi zaman üniversitelerde.
Kimi zaman da bir meclis salonunda…
Bugün de sokakta, sosyal medyada veya televizyon ekranlarında izlediğimiz o sert kavgaların kökeni, işte böyle bir meclis salonunda, bir oturma düzeniyle ortaya çıkmıştır.
Yıl 1789, Fransız Devrimiyle
Fransa, yalnızca ekonomik bir krizle değil, aynı zamanda eski düzenin sorgulanmaya başladığı büyük bir toplumsal ve siyasal dönüşümün içindeydi. Kralın yetkileri, aristokrasinin ayrıcalıkları, kilisenin gücü ve halkın siyasal hayattaki yeri tartışılıyordu.
Bir tarafta mevcut düzenin, monarşinin ve geleneksel kurumların korunmasını isteyenler vardı. Diğer tarafta ise kralın yetkilerinin sınırlandırılmasını, halk egemenliğini ve köklü değişiklikleri savunanlar.
Sonra ilginç bir şey oldu. Bu iki farklı düşünce, meclis salonunda fiziksel olarak da iki farklı tarafa yerleşti. Kralın yetkilerini ve veto hakkını destekleyenler başkanın sağına; bu yetkilere karşı çıkanlar ise soluna oturdu.
Bugün dünyanın her yerinde kullandığımız “sağ” ve “sol” kavramlarının siyasi hikâyesi böyle başladı. Başlangıçta bunlar birer ideoloji adı değildi elbette. Birer oturma yeriydi. Fakat tarih, bazen en sıradan ayrıntılara hiç beklenmedik anlamlar yükler. O sandalyeler zamanla siyasi kimliklere dönüştü. “Sağ” giderek gelenek, düzen, süreklilik ve mevcut kurumların korunmasıyla; “sol” ise değişim, reform, eşitlik ve mevcut düzenin sorgulanmasıyla ilişkilendirilmeye başladı.
Burada önemli bir ayrıntı var: Sağ ve solun anlamı hiçbir zaman dünyanın her yerinde aynı kalmadı. Bir ülkede “sol” kabul edilen bir düşünce, başka bir ülkede farklı bir yere oturabiliyor; bir dönemde “sağ” olarak görülen bir politika, başka bir dönemde bambaşka bir anlam kazanabiliyordu. Çünkü siyaset, sandalyelerden ibaret değildi.
Tarih değiştikçe sandalyelerin anlamı da değişti. Ve o eski meclis salonundaki tartışma, yüzyıllar boyunca dünyanın farklı ülkelerinde yeniden kuruldu: Değişim mi, süreklilik mi? Mevcut düzen mi, yeni bir düzen mi? Gelenek mi, dönüşüm mü?
Türkiye de bu tartışmadan uzak kalmadı. Sağ ve sol kavramlarının ilk izleri Osmanlı'nın son dönemlerinde görülmeye başladı. Ancak bu kavramların siyasal hayatın geniş kesimlerini belirleyen bir ayrışmaya dönüşmesi, özellikle çok partili hayatla birlikte hız kazandı.
Türkiye'de sağ ve sol kavramlarının siyasal kimliklere dönüşmesinin hikâyesini anlatırken, 1965 yılı özel bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkar. Süleyman Demirel'in yıllar sonra yaptığı değerlendirme bu açıdan oldukça çarpıcıdır: “Tek partinin bulunduğu dönemde sağ ve sol diye bir şey yoktu. Çok partiye geçildikten sonra, 1965’e kadar Türkiye’de Halk Partisi bir de karşısı var. Binaenaleyh sol lafı 1965’te çıkmıştır.” Demirel'in bu sözleri, Türkiye'deki sağ-sol ayrımının yalnızca teorik bir sınıflandırma olmadığını; siyasal rekabetin dili içinde zamanla şekillendiğini gösterir bize.
Nitekim 1965 seçimleri öncesinde CHP'nin “ortanın solu” yönelimiyle kendisini yeni bir siyasal konum üzerinden tanımlaması, bu ayrışmanın Türkiye'deki görünürlüğünü daha da artırdı. Sonrasında sağ ve sol, yalnızca Meclis sıralarında konuşulan siyasi kavramlar olmaktan çıktı. 1960'ların sonlarından itibaren üniversitelere, sendikalara, derneklere ve sokaklara taşındı. 1970'lerde ise siyasi kutuplaşma ağır bir şiddet ortamına dönüştü.
Bir zamanlar bir meclis salonunda “hangi tarafta oturuyorsun?” anlamına gelen ayrım, Türkiye'de insanların birbirlerini tanımladığı, birbirlerinden uzaklaştığı ve nihayetinde çok ağır bedellerin ödendiği bir kimlik mücadelesine dönüştü.
Tam burada başka bir soru ortaya çıkıyor: Sol olmak, her zaman ilerici olmak mıdır?
Bülent Ecevit'in bu konuda son derece dikkat çekici bir cümlesi vardır: “Daha solcu olmak, daha ilerici olmak demek değildir.” Bu cümle, aslında yazının başındaki “değişim” meselesine yeniden dönmemizi sağlıyor.
Değişim ile ilerleme aynı şey değildir. Bir şeyin değişmesi, onun mutlaka daha iyi olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde mevcut olanı korumak da her zaman gericilik anlamına gelmez. Mesele, hangi tarafın değişimden yana, hangi tarafın değişime karşı olduğundan daha karmaşıktır aslında.
Asıl mesele şudur: Neyi değiştirmek istiyoruz? Neyi korumak istiyoruz? Ve neden? Oysa başlangıçta mesele bu değildi. Mesele, farklı düşüncelerin var olmasıydı. Bir taraf değişim istiyordu. Diğer taraf düzenin ve sürekliliğin korunmasını savunuyordu. Bir taraf geleceğe bakıyordu. Diğer taraf geçmişten gelen değerlerin kaybolmamasını istiyordu. Ve belki de bir ülke için asıl ihtiyaç, bu iki bakıştan birinin tamamen yok olması değil; birbirini dinleyebilmesiydi. Bazen bir toplumun ihtiyacı, neyin değişmesi gerektiğini ve neyin korunması gerektiğini birlikte konuşabilmektir.
Çünkü değişim, yalnızca başkasının düşüncesini değiştirmeye çalışmak değildir. Bazen insanın kendi düşüncesini yeniden gözden geçirebilmesidir. Yalnızca siyaset için değil, insanın kendisi için de geçerlidir bu tespit. İnsan bazen bulunduğu tarafı savunmaktan, neden orada durduğunu düşünmeyi unutur.
Bu yüzden sormamız gereken soru, hangi tarafa ait olduğumuz değildir. Asıl soru; o sandalyede körü körüne bir aidiyetle mi, yoksa hür bir bilinçle mi oturduğumuzdur. Sahi… Siz neden o tarafta oturuyorsunuz?