“Sabah Uyandım tavana baktım, Tavan da Bana...”
(Bir Existential Krizin Güncesi)
Ön Söz: Existential Kriz Nedir?
Bu kriz öyle limon sıkması gibi bişey değil.
Existential kriz; hayatın tam ortasında durup, “Ben buraya ne zaman geldim?” diye sorgulamaktır.
Bir nevi ruhun Wi-Fi çekmeyince “bağlantı yok” demesi.
Kendine, hayata, kahve makinesine bile anlam yükleyemediğin o loop:
“Ben kimim? Burada ne işim var? Çamaşır makinesi neden konuşuyor?”
Bazı sabahlar vardır, telefon çalar ama sen kalkmazsın.
Çünkü bir iç ses şöyle fısıldar:
“Kalkma. Anlamı yok. Sadece pazartesi.”
Ve sen yatakta kalakalır, tavana bakarsın.
Tavan da sana bakar.
İkiniz de birbirinizin ne işe yaradığını çözemezsiniz.
İşte bu, modern çağın en estetik kabusu:
Varoluşsal boşlukta tavanla göz teması.
Existential kriz aniden gelir.
Ne büyük travma gerekir ne de şiirsel bir yağmur…
Mesela evde yalnızsındır, çorba içiyorsundur.
Ve birden düşünürsün:
“Ben niye çorbayı tek başıma içiyorum? Hayat bu muydu? Domatesli yalnızlık?”
Kriz o kadar sinsidir ki, bulaşık yıkarken bile üstüne gelir.
Köpüklerin arasından fısıldar:
“Sen aslında kimsin?”
Ve sen orada, çatalı elinde tutmuş, kimlik bunalımına düşmüşsündür.
Çatal bile senden daha net bir hayat amacına sahiptir.
Zaten sosyal medya sağ olsun, bu kriz bir de multi ekranlı hale geldi.
Biri Bali’de meditasyon yaparken story atıyor;
Sen hâlâ bir alışveriş sepetine “ekle” butonuyla hayata tutunuyorsun.
Aradaki fark?
O da kriz geçiriyor ama arka planda tütsü yanıyor sadece.
İşte tam bu kriz ortamında iç sesim bir anda belgesel anlatıcısına dönüştü.
Ama İngiliz aksanlı değil, full Türkçe eski TRT-2 kalitesinde:
“İşte burada, evrim geçirmiş bir birey görmekteyiz.
Kahvesi soğumuş, gözü tavanda, ruhu evrende dolanmakta.
Varoluşunun anlamını ararken bir yandan da akşama ne pişireceğini çözmeye çalışmaktadır.”
Yani kriz bile multitasking çalışıyor.
Sonra başlıyor içsel monologlar:
“Ben neden buradayım?”
“Hayatımın anlamı sadece kargo beklemek mi?”
“Şu an yaşadığım şey... Gerçek mi yoksa ben hâlâ rüyada mıyım ve o rüya da rüyada mı?”
Tabii ki çevreden gelen klişe destekler de var:
“Hayat bir yolculuktur.”
Kanka ben havaalanında 4 saat aktarma bekliyormuş gibi hissediyorum, o yolculukta Wi-Fi da çekmiyor!
Ama gel de şuna şükret:
Bu krizler sadece can sıkmaz, karakter de yapar.
Yani evet, belki bazen “Ben neden varım?” sorusunu tost yaparken soruyorsun ama o da bir meziyet.
Sen hâlâ sorguluyorsun, hâlâ hissediyorsun.
Bu çağda hâlâ iç sesin varsa tebrikler, ruhun hâlâ teslim edilmemiş demektir!
En güzel kısmı mı?
Bu krizler geçiyor.
Bir kahkaha, bir dost sohbeti, bir saçma anı...
Bazen bir kavun dilimi ve beyaz peynir (bardağı siz anladınız) görüyorsun, “Hayat bu işte” diyorsun.
Ve o kriz bir anda eriyor, sanki evrende bir yerde “tamam Aslı, bu roundu sen kazandın” diye alkış çakıyor.
Peki ya sen?
En son ne zaman tavana bakıp “Bu hayat ne ya?” dedin?
Ve belki o sırada aklından geçen asıl soru şu muydu:
“Acaba ben hâlâ içimden düşündüğüm kişi miyim?”
Yoksa...
Zaten hepimiz biraz kayıpken, tam yerimizde miyiz?