“ELİ YAKMADAN SEVEBİLMEK”
Sabah işe yetişmeye çalışanlar, toplantıya koşturanlar, sahilde yürürken kahvesini alanlar...
Hepimizin elinden en az bir kez o karton bardak geçti.
Ve neredeyse her seferinde aynı şey oldu.
Barista, bardağın etrafına ince bir karton geçirdi.
Kimse dönüp de sormadı:
“Bu neden var?”
Ben sordum.
Daha doğrusu, aklıma yine kimsenin durup dururken sormayacağı türden bir soru takıldı:
“Bunun bir adı var mı?”
Meğer varmış.
Cup sleeve.
Türkçesiyle bardak manşonu.
İtiraf edeyim...
Ben yıllarca onun sadece “şu karton şey” olduğunu sanıyordum.
İnsan bazen yeni bir kelime öğreniyor...
Sonra o kelime gidip, çok eski bir yerinden insanı yakalıyor.
Çünkü o küçücük karton parçanın görevi kahveyi soğutmak değil.
Sıcaklığını azaltmıyor.
Tadını değiştirmiyor.
Bardağın içindekine hiç karışmıyor.
Sadece sizin onu eliniz yanmadan tutabilmenizi sağlıyor.
Bunu fark ettiğimde aklıma kahveden çok insanlar geldi.
Daha doğrusu...
Hayatımda sıcaklığını sevdiğim hâlde, tutmaya çalışırken ellerimi yaktığım insanlar.
O zamanlar buna sınır koyamamak demiyordum elbette.
Sevmek diyordum.
Anlamak diyordum.
Biraz daha sabretmek diyordum.
Kendimden verdiğim her şeyi de ilişkinin doğal bedeli sanıyordum.
İnsan gençken bazı şeyleri fazla romantik isimlerle çağırıyor.
Yorulmaya emek diyor.
Susmaya olgunluk.
İdare etmeye sevgi.
Canının yanmasına da “O aslında öyle biri değil” diye uzun bir açıklama buluyor.
Sonra zaman geçiyor.
İnsan aynı yerinden birkaç kez daha yanıyor.
Ve bir gün anlıyor ki...
Her sıcaklık sevgi değil.
Her yakınlık da güvenli değil.
İnsan ilişkilerinde sınırlar biraz cup sleeve gibi galiba.
Biz sınır denince hemen uzaklık anlıyoruz.
Soğukluk anlıyoruz.
Sevginin azaldığını düşünüyoruz.
Bir insan “Buraya kadar” dediğinde, sanki kalbinden bir şey eksilmiş gibi davranıyoruz.
Oysa bazen sınır, ilişkiyi soğutmuyor.
Sadece can yakmasını engelliyor.
Çünkü bazı insanlar gerçekten sıcak gelir hayatımıza.
İyi gelir.
Uyandırır.
İçimizi ısıtır.
Ama aynı sıcaklık, ölçüsü kaçtığında yakmaya da başlar.
Ve insan çoğu zaman tam burada kendini kandırır.
“Seviyorsam dayanmalıyım.”
“Anlıyorsam susmalıyım.”
“Kaybetmek istemiyorsam biraz daha idare etmeliyim.”
Ben de ettim.
Bazen birini kaybetmemek için kendimden fazla uzaklaştım.
Bazen karşımdakinin yaralarını anlayayım derken, kendi yaralarımı önemsemedim.
Bazen de bir insanın niyetine bakıp, bende bıraktığı izi görmezden geldim.
Çünkü iyi niyetli birinin can yakabileceğini kabul etmek kolay değil.
Hele o kişiyi seviyorsanız...
İnsan, yandığını söylemek yerine elini biraz daha sıkıyor.
Belki geçer diye.
Geçmiyor.
Çünkü bazı şeyler tutuldukça düzelmiyor.
Sadece daha derin iz bırakıyor.
Üstelik karşı taraf bazen sizin yandığınızı bile fark etmiyor.
O, hâlâ sıcaklığının sevgi olduğunu sanıyor.
Siz de hâlâ dayanıklılığınızı sevgi zannediyorsunuz.
Belki de mesele kimin kötü, kimin iyi olduğu değildir.
Hayat bana bunu biraz geç öğretti.
İnsanları hayatından çıkarmadan da onlara sınır koyabiliyormuş.
Birini sevmeye devam ederken, kendini koruyabiliyormuş.
Her bağı koparmak gerekmiyormuş.
Bazen sadece o bağı tutuş biçimini değiştirmek gerekiyormuş.
Bir cup sleeve kadar ince...
Ama bir yanığı önleyecek kadar önemli.
Artık şunu biliyorum:
Bir insanı hayatımda istemem, onun bana her şekilde temas edebileceği anlamına gelmiyor.
Sevgi, sınırsız erişim hakkı vermiyor.
Yakınlık da insanın kendinden vazgeçmesini gerektirmiyor.
Her şeyi çıplak elle tutmak samimiyet değildir.
Bazen sadece tedbirsizliktir.
Ve insan bir yaştan sonra elini kaç kez yaktığıyla değil...
Neyi artık aynı yerinden tutmadığıyla büyüyor.
Ben Aslı...
Şimdi merak ediyorum:
Siz hâlâ sevdiğiniz için mi tutuyorsunuz...
Yoksa eliniz yandığı hâlde bırakmayı kendinize yakıştıramadığınız için mi?