TÜRKLER: TARİHİN BİLİNMEZ GÜCÜ
“Dünyada iki bilinmeyen vardır: Biri kutuplar, diğeri Türkler.” Fransız tarihçi Albert Sorel’e atfedilen bu sözün doğruluğu tartışılsa da, böylesine bir ifadenin ortaya çıkmış olması bile Türklüğün dünya tarihindeki derin izlerini anlatmaya yeter.
Bu sözdeki “bilinmeyen” kavramı, Türklerin tarih boyunca sergilediği beklenmedik güç, süreklilik ve öngörülemeyen etkiler ile ilgilidir. Yani Sorel’in kastettiği “bilinmezlik”, Türklerin şu özelliklerinden kaynaklanır:
Kısacası, Türkler “bilinmeyen”dir; çünkü tarih boyunca öngörülemez bir kudret, direnç ve kültürel etki sergilemişlerdir. Ne zaman, nerede ve nasıl ortaya çıkacakları, tarihçiler ve düşmanlar için her zaman bir sürpriz olmuştur.
Göçler, devletlerin yıkılışı, farklı kültürlerle etkileşimler Türk kimliğini sarsmamış; aksine ortak değerler üzerinden nesiller boyunca aktarılmıştır. Orta Asya bozkırlarında filizlenen bu kimlik, tarihin tüm fırtınalarına karşı ayakta kalmış, farklı coğrafyalara dağılmış olsa da derin bir millet bilinciyle varlığını sürdürmüştür. Adeta kimlik ve güç sembolü hâline gelmiştir.
Türklerin izlerini görmek için dünya tarihine bakmak yeterlidir. Milattan önceki yüzyıllarda Çin kaynaklarında Hunlardan söz edilmesiyle başlayan bu izler, Asya bozkırlarında dalga dalga yayılan akınlarla büyümüştür. Çin, Hun ve Göktürk baskılarına karşı Çin Seddi’ni inşa etmek zorunda kalmıştır.
Avrupa’nın göbeğine kadar ilerleyen Attila, Batı Roma İmparatorluğu’nu titretmiş; Kavimler Göçü ile Avrupa’nın etnik ve siyasi yapısını kökten değiştirmiştir. Selçukluların Malazgirt Zaferi Anadolu’nun kapılarını Türklere açarken, Osmanlı’nın üç kıtaya yayılan düzeni çağları etkilemiştir.
1453’te İstanbul’un Fethi, yalnızca Bizans’ın sonunu getirmemiş; aynı zamanda Orta Çağ’ı kapatıp Yeni Çağ’ı başlatmıştır. Avrupa, Hun ve Avar korkusuyla surlarını güçlendirmiş; Osmanlı orduları Viyana kapılarına dayandığında, Batı literatürüne “Türkengefahr / Türk korkusu” kavramı yerleşmiştir. Mohaç Meydan Muharebesi ise yalnızca iki saatte Avrupa’nın siyasi dengesini değiştirmiştir.
Türkler yalnızca savaş meydanlarında değil, kültür ve medeniyet alanlarında da silinmez izler bırakmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi ise, Türklüğün yalnızca savaşın değil, aynı zamanda barışın da simgesi olabileceğini tüm dünyaya göstermiştir.
İngiliz tarihçi Stanley Lane-Poole, bu etkiyi şöyle özetler:“Türkler fethettikleri yerlerde kılıçtan çok adaletle hükmettiler.”
Türkler ve kültürü, dünyada silinmeyecek izler bırakmış; sanatın, siyasetin ve medeniyetin çağlar boyu ilham kaynağı olmuştur. Ancak bütün bu hayranlık ve takdirin ötesinde, Türk’ün asıl gizemi tam manasıyla çözülememiştir.
Belki de onları “bilinmeyen” kılan, tarih boyunca yenilse de yok olmayan, değişse de özünden vazgeçmeyen kudretin ta kendisidir. Adeta Türkler, her çağda yeniden tanımlanmış; fakat hangi surette görünürse görünsün, özündeki ruh ve kimliği korumaya çalışmıştır.