|
Tweet |
Bilindiği gibi Akdeniz akşamları bir başka olur. Yıl 1988... O yıllarda Milliyet gazetesinde çalışıyorum. Antalya’nın, Antalyalıların stres attığı müzikli mekanlar —oteller dışında— oldukça kısıtlıydı. Bunlardan biri Konyaaltı sahilindeki Belvü Gazinosu, diğeri ise kent merkezinde, Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan ve yıllar önce yıkılan Büyük Otel’in yazlık bahçesiydi.
Ancak Lara’daki Yalım Gazinosu, Antalya’nın en popüler müzikholüydü. Sampi Kavşağı’ndan eski sahil yoluna sapınca 200 metre ileride, falezlerin üzerine kurulmuş, muazzam deniz manzaralı bir mekandı. Her akşam bu mekanları gezer, magazin ve cemiyet haberlerini toplardım. Yine bir hafta sonuydu; Akdeniz’in nemli ve sıcak havası herkesin kanını kaynatıyor, insanlar bu mekanlarda hayatı bir başka yaşıyordu.
Yalım Gazinosu’na uğradığımda mekan sahibi Hüseyin Çetinkaya beni görür görmez yanıma geldi: "Bomba gibi bir sanatçı getirdim İstanbul’dan. Dostlar tavsiye etti, ilk kaseti yok satıyor. Çok tutuluyor ama biraz reklama ihtiyacı var. Magazin sayfasında ona geniş yer verirsen çok iyi olur," dedi.
Program başladı. Sahneye tüyleri yeni siyahlaşmış, gencecik bir delikanlı çıktı. Bazen solistlik yapıyor, bazen org çalıyor, bambaşka bir yorumla şarkılarını söylüyordu. O yıllarda Ümit Besen, Nejat Alp ve Arif Susam gibi ünlü piyanist şantörler vardı ama bu genç farklıydı. Müziğe ara verince işletme sahibiyle birlikte masama geldiler. Ayağa kalktım. Hüseyin Çetinkaya benden önceden söz etmiş olmalı ki, saygıyla eğilip elimi öpmek istedi; müsaade etmeyip kucaklaştık. Yüzü sürekli gülen bu delikanlının adı Cengiz Kurtoğlu’ydu.
O günden sonra sıkı arkadaş olduk. Antalya’ya her gelişinde bir araya gelirdik. Hatta bir gün kazandığı parayla Mercedes bir araba almıştı, beraber şehir turu yaptık. Bana üç farklı müzisyenin demosunu dinletti. İkisi bana göre taklitti. Hakan Altun ismiyle demosu olan gencin özgür ve farklı bir tarzı vardı. "Benim adayım bu, buna kaset yapabilirsin," dedim. O ise keman çalabilen bir başka gençten ümitliydi. Günü bu tahminler üzerinden tartışarak geçirdik.
Yine bir hafta sonu, salon tıklım tıklım... Herkes oynuyor, halaylar çekiliyor; Cengiz sahneye iyice ısınmış, kalabalığı coşturdukça coşturuyordu. Gecenin sonunda sanatçı kulisine çekildi. Ben, piyanist İsmail Genco ve Hüseyin Çetinkaya oturmuş sohbete dalmıştık. Salon boşalmıştı ki birden bir kadın çığlığı duyduk:
"Yapmaaaa!" "Benim olacaksın ulan!" "Aşığım sana!"
Sesler kapı girişinden geliyordu. Oraya doğru koştuk. 35-40 yaşlarında bir kadın ile Kurtoğlu tartışıyordu. Kadın birden, "Kes ulan martavalı! Ya benimsin ya toprağın!" diye bağırarak elindeki bıçağı Cengiz Kurtoğlu’nun gırtlağına bastırdı.
Yanımdakiler kadını sakinleştirmeye çalışırken, ben gazetecilik refleksiyle deklanşöre bastım; adeta canlı bir video gibi kare kare o anları çektim. Bu sırada polis de çağrılmıştı. Çetinkaya ve Genco kadını ikna ederek bıçağı elinden aldılar. Bıçak, Cengiz’in boğazında ufak bir sıyrık bırakmıştı. Kadın zil zurna sarhoştu; her an Cengiz’in boğazını kesebilirdi.
Tek isteği Cengiz’le beraber olmaktı. Club Otel Sera’da tatil yapan gurbetçi bir kadın olduğunu öğrendik. Zorlukla ikna edilip bir taksiye bindirilerek oteline gönderildi. Cengiz ise şaşkın ve üzgündü. Polis gelmeden sorun bir şekilde çözülmüştü. İşte böyle hayati bir tehlikenin atlatıldığı geceyi sabahlayarak geçirmiştik.