|
Tweet |
Antalya’nın bir tatil beldesi olması nedeniyle birçok sanatçı bu güzel kente gelerek tatilin tadını çıkarır. Bu durumun bir sonucu olarak İstanbul’daki yazı işleri, benden özellikle deniz ve havuz başında sanatçıların mayolu veya bikinili fotoğraflarını çekmemi beklerler. Bu yüzden işim oldukça zor...
Meslek yaşamım boyunca birçok ünlü sanatçıyla tanıştım. Kimi objektifime gönüllü poz verdi, kimi ise fotoğraf çekilmesinden veya röportaj yapmaktan kaçındı. Bu durum beni zaman zaman "paparazzilik" yapmak zorunda bıraktı.
Türkan Şoray, çocukluk yıllarımdan beri beğendiğim ve hayranı olduğum bir sanatçıdır. Aldığım bir istihbarata göre, "Sultan" Palmiye Fransız Tatil Köyü’ne gelmişti. Bu tatil köyüne girmek ise neredeyse imkânsızdı; ne kapıdan gazeteci içeri alırlardı ne de Türklerin rezervasyon yapmasına izin verirlerdi. Ünlü isimler buraya genellikle yurt dışı üzerinden rezervasyon yaptırarak gelir, gözlerden uzak, sakin bir tatil yaparlardı.
Haberin doğruluğundan emin olduktan sonra ofis aracıyla yola koyulduk. Tatil köyünün sınırına gelince araçtan indim. Bu tesisin güvenliği çok sıkıydı. Çevresini gezdim, içeri giriş yolları aradım ancak sonuç alamadım. Sahilden girmek de mümkün görünmüyordu. O sırada otelin içinden bir dere yatağının geçtiğini fark ettim. İncelediğimde, yaklaşık 500 metre sonra plaja açıldığını anladım. Tam o esnada haber kaynağım arayarak Türkan Sultan’ın havuz başında olduğunu bildirdi.
Üstümü çıkarıp bir poşete koydum. Atlet ve iç çamaşırıyla kanalizasyon hattına girdim. Sürüne sürüne yaklaşık 150 metre gittikten sonra açık havaya ulaştım. Sanırım burası otelin bahçesiydi. Derin bir dere yatağı olduğu için dışarı çıkmak zordu; duvar boyumu aşıyordu. Etrafa bakınırken ileride inşaat iskelesinden kalma birkaç direk ve tahta parçası gördüm. Onları kullanarak binbir zorlukla bahçeye çıktım. Villaların arasından süzülüp havuz başına vardım.
Tam etrafa bakınırken bana haberi veren garson yanıma geldi ve "Bak, bu masadaydı. Portakal suyunu içip kalktı, nereye gittiğini görmedim," dedi. İşte o anda iki güvenlik görevlisi belirdi. Sanırım kanaldan çıkmadan önce giydiğim pantolonun dizlerindeki toprak izleri beni ele vermişti; apar topar dışarı atıldım.
O günüm böyle geçti ama yılmadım...
Hemen ofiste yeni bir plan yaptım. Tatil köyünü arayarak resepsiyona bir not bıraktım: "Hafta sonu Yazı İşleri Müdürü Uğur Güneri Antalya’da olacak ve saat 16.00’da sizi ziyarete gelecek." Girişe, Mahmut ve Uğur Güneri için bilgi verilmesini de özellikle belirttim. Saat tam 16.00’da elimi kolumu sallayarak içeri girdim. Yolun yarısında Türkan Hanım ve bir arkadaşı beni karşıladı. Türkan Hanım beni yalnız görünce şaşırdı, gülen yüzü birden değişti.
Kendimi tanıttıktan sonra, "Türkan Hanım, Uğur Bey bağırsak enfeksiyonu kapmış. Acilen hastaneye kaldırıldı, oradan da ailesinin isteğiyle uçakla İstanbul’a gönderildi. Bana, size gelip durumu bildirmemi talimat verdi," dedim.
Şaşkın ve üzgün bir tavırla "Vah vah, çok geçmiş olsun," dedikten sonra beni masasına davet etti. "Buyurun oturalım, bir nefes alın," dedi. Havuz başında önce su, ardından kola ikramıyla yalanımı en acıklı şekilde sürdürdüm. Sohbet bittikten sonra ayağa kalkıp, "Türkan Hanım, gelmişken birkaç fotoğrafınızı çekebilir miyim?" diye sordum. "Hay hay" diyerek önce tek başına, sonra arkadaşını da çağırarak poz verdi.
Ardından asıl hamlemi yaptım: "Uğur Bey mayolu fotoğraf istemişti, tatile geldiğiniz belli olsun diye mayonuzu giyebilir misiniz?" dedim. Bunu dememle o koca gözleri fal taşı gibi açıldı: "Dur bakalım, sen kimsin? Uğur Bey benim dostumdur, benden asla böyle bir şey istemez. Yoksa güvenliği mi çağırayım?" dedi.
Hemen kimlik kartımı çıkardım. Bu fotoğrafı çekmezsem Uğur Bey’in beni kovacağını söyledim. Yalanıma inanmadı, "Uğur öyle bir insan değil," dedi. Ben de, "Evet, size karşı öyle olmayabilir ama görevini yapmayan kimseyi yanında çalıştırmaz. Bu yüzden ona 'Saddam Hüseyin' derler. Kovulmamı ister misiniz?" dedim. Cevap vermeden arkasını dönüp gitti.
Şaşkındım, bu fırsatı kaçırmamak için yüksek sesle seslendim: "Türkan Hanım! Özür dilerim, bu sadece bir görevdi. Ama işten kovulacağım kesin. Dört çocuğum var, hepsi okuyor. Bu otelde tanıdığınız biri var mı? Varsa bana bir iş ayarlar mısınız, ne iş olsa yaparım," dedim. Duraksadı, yüzü yumuşadı. "Doğru mu söylüyorsun?" dedi. "Evet," deyince, "Bekle o zaman," diyerek uzaklaştı.
Yaklaşık 15-20 dakika sonra Türkan Sultan dayanamamış, mayosunu giyip üzerine bir pareo bağlayarak geri gelmişti. Palmiye ağaçlarını, denizi ve havuzu arka plana alarak deklanşöre ardı ardına bastım. Tam 36 kare fotoğraf çektim. İş tamamdı ama pareo bacaklarını kapatıyordu.
Türkan Sultan’a dönüp, "Sultan Hanım, bakın çok güzel bir Akdeniz meltemi esiyor. Pareoyu başınızın üzerinde iki elinizle dalgalandırırsanız harika bir görüntü olur," dedim. Önce bir düşündü, sonra belindeki pareoyu çözerek dediğimi yaptı. Mayolu pozu tamamen ortaya çıkmıştı. Hızla deklanşöre bastım. İşte arzuladığım o muhteşem kare buydu!
O hafta, Hürriyet dahil tüm Aydın Doğan yayınlarında bu haber birinci sıradaydı. Hafta Sonu gazetesi bu fotoğrafı kapak yapmıştı. Teşekkür ederek elini sıktım ve minnettarlığımı sundum. O gün Türkan Sultan’ın "kanunlarını" yıkmıştım. Şoray bana dönüp, "Çocukların hatırı için meslek yaşamımda ilk kez bir gazeteciye böyle pozlar verdim. Haydi güle güle git, Uğur’a da sağlık ve selamlarımı götür," dedi.
Ben, bir sanatçının yaşamında bir ilki başarmıştım...