|
Tweet |
“MODERN ÇAĞDA İNSAN YA ANTİDEPRESAN KULLANIYOR,
YA DA İNSANLARDAN DEPRESAN ALIYOR.”

Sabah alarm çalıyor.
Ve yine iç sesim:
“Kapatalım bu bölümü, başka bir karakterle başlamak istiyorum.”
Ama hayat Netflix değil.
Karakter değişmiyor, senaryo hep aynı:
"Yataktan kalk, hayata karış, ama karışırken içine limon sıkılmasın."
Maalesef… Sıkılıyor.
Kalktım. Aynada kendime baktım.
Karşımdaki kişi:
– Sen misin?
– Emin değilim, ama galiba geçen haftadan kalan bir ruhsal kırıntıyım.
Hazır hissetmiyorum.
Ama neye? Bilmiyorum.
Çünkü artık her şeyden önce bir "hazır hissetme" baskısı var.
Yani hayat, sürekli bir “duygusal acil durum çantasıyla gez” hali.
Ama benim çantamda sadece eski fişler ve ruj var. Panik atakta pek iş görmüyorlar.
Kafamda deli sorular:
“Bugün iyi mi olmalıyım?”
“Yoksa ‘enerjim düşük’ deyip kendimi eve sarmaşık gibi mi sarmalıyım?”
Derken…
BAM!
Antidepresan.
Çıt diye yutulan ama içeri girince marş marş serotonin üssüne yürüyen kimyasal komando.
Eskiden böyle miydi?
Yoktu kardeşim.
Yani antidepresan mı vardı?
Olana "naz" denirdi, olmayana "canı sıkkın"...
Şimdi her ruh hâli bir tanı, her iç geçirme bir DSM-5 maddesi.
Ama kabul edelim:
Bazı sabahlar var ki, o kutuyu açınca içinden “devam et” sesi çıkıyor.
Bazen o kadar boşa çalışıyorsun ki, beynin "mental grevdeyim" diye bildirim atacak neredeyse.
O yüzden kimse kimseye "sen abartıyorsun" falan demesin.
Hepimiz içten içe "sessiz çığlık korosu" gibiyiz.
Çok tatlıyız ama çığırıyoruz.
Geçen biri dedi:
“Ben kendi kendimin terapistiyim.”
Canım seninle gurur duydum.
Ama ben kendi kendime kalınca, ikimiz de aynı anda ağlamaya başlıyoruz.
Benim iç sesim, iç güveysinden hallice. Ne motive eder, ne teselli.
Tek yaptığı şey:
“Yaa bak herkes ne güzel yaşıyor, sen hâlâ…”
Sustum. Çünkü karşılaştırmalı mutsuzluk bölümüne hoş geldiniz.
Bazen insanlar bana şöyle diyor:
– Gül biraz ya, hayat kısa.
Evet, ama hesap uzun.
Hayat kısaysa neden her şey bu kadar pahalı mesela?
Kafam karışıyor.
İşte tam bu noktada...
Gerçek mutluluk için bazen 1 kutu antidepresan, bazen 2 arkadaş yeter.
Ama öyle herkes değil. Gerçek arkadaş.
Hani sen “Bu hafta düşüğüm” dediğinde sana “tamam o zaman gel, birlikte düşelim, ben yastık getireyim” diyen…
Yanında düşen, seninle dalga geçen ama seni aşağılamayan.
En son birine derdimi anlattım, karşılık şu:
“Sen de her şeye çok takıyorsun.”
Tamam o zaman...
Ben de sana ruh hâlimi pdf olarak atayım, sen de işine gelen sayfayı oku!
“Takma” diyorlar ya…
Hayır, kardeşim. Ben sabahları içime takılmış şekilde uyanıyorum.
Gömlek değil bu, çıkarınca geçmiyor.
Sonra bazen düşünüyorum...
Antidepresan değil de antidezonformasyon olsa keşke.
Yani "herkes iyiymiş gibi görünmeyi bıraksa" kapsülü.
Tak, sabah herkes dürüstleşsin:
"Story atmadım çünkü içim çökmüştü."
"Filtre kullanmadım çünkü bu surat yorgunluktan donmuş durumda."
O gün global serotonin patlaması yaşanır yeminle!
Bak bazen gerçekten sadece bir şeye ihtiyacımız var:
Biri bizi ciddiye alsın.
Yani “Ben kötüyüm” dediğinde, karşındaki “Ama bak sağlıklısın” diye spordan örnek vermesin.
Ben ruhen çökmüşüm, sen bana “Squat yap geçer” diyorsun.
Hayır, squat yapınca sadece dizim ağrıyor, ruhum orada da duruyor.
Bana göre hayatın reçetesi belli:
Günde 1 doz kahkaha.
Haftada 2 dost muhabbeti.
Ayda 3 gün “offline mod”.
Ve bazen:
1 kapsül antidepresan, ama yanında 1 kişi şart:
Sen yutarken elini tutacak biri.
Gerçekten bazen o eli tutan bir dost, 20 mg’dan daha hızlı etki eder.
Final notu:
Dert varsa, söyle.
Yargılayan değil, dinleyen biri bul.
Yoksa… Bana yaz.
Ben sana çay koyarım, dert dinlerim, sonra birlikte güleriz.
Çünkü senin kahkahan, şu evrende eksik kalan puzzle parçası olabilir.