|
Tweet |
Diyor ki: “Ben seni ana kucağında büyüttüm. İlk sözcüklerini ben verdim. İlk aşkını, ilk kavgayı, ilk hayalini ben anlattım. Ama sen gidip bana ‘ghosting yaptı’ mı diyorsun be evladım?”
Haklı.
Çünkü artık Türkçe konuşmuyoruz. Türkçe’yi konuşturuyoruz. Ama neyle? İngilizceyle. Kimi zaman başında, kimi zaman ortasında, kimi zaman da sonuna doğru çaktırmadan sıkıştırılmış… Tıpkı su böreğine çikolata sürmek gibi: Çok garip, ama paylaşınca “trend” oluyor.
Yeni nesil mi dedik? Yoo, sadece onlar değil.
Artık yaş gözetmeksizin herkes birer language DJ. Her cümle miksli, her kelime remixli.
“Enerjim çok low lately.”
“Biraz chill yapmam lazım.”
“Dün mood’um düştü, o yüzden story post’lamadım.”
“Yani aslında problem solving’liyim ama deadline’lar yüzünden motivation’ım gitti.”
Ne diyorsun ya? Sen insan mısın, TEDx konuşması mısın?
İş görüşmelerinde bile: “Projemiz aslında çok inovatif. Hem sustainability’ye katkı sağlıyor hem de global hedeflerle align.” E ablacığım sen daha geçen hafta “aile çay bahçesinde” fasıl dinliyordun? Ne globali?
En tehlikelisi ne biliyor musun?
Bunu yapanların çoğu, bunun farkında bile değil. Dillerinin içini İngilizceyle dolduruyorlar ama zihin hâlâ çeviri modunda. “İngilizce daha iyi ifade ediyor yaaa” diyerek Türkçe’yi kıyıya itiyorlar. Sanki Türkçe “basic” kalıyor da İngilizce “premium account”.
Bir de işin sosyolojik kısmı var. Bu insanlar, havalı görünmenin yolunu İngilizce kelimelerle yürüdüklerini sanıyorlar. Oysa yürümek bir eylemdir. Bunlar sadece yerinde sayan yürüyüş bantlarında dil kası yapıyorlar.
Çünkü bu bir sınıf meselesi oldu.
Ne kadar çok İngilizce sıkıştırırsan, o kadar cool, o kadar entelektüel, o kadar “vizyoner” sayılıyorsun. Ama özünde olan şey şu: Kendini ifade edememenin, kültürel boşluğun ve düşünce tembelliğinin üstüne dökülen parlak boya.
Ve o boya tutmuyor. Akıyor. Çünkü altındaki Türkçeyi zayıflatıyorsun. Altındaki seni siliyorsun.
Oysa dil, sadece konuşma aracı değil.
Dil, kültürdür. Dil, düşünme şeklidir. Dil, aynadır.
Ve o aynada artık kendi yüzümüzü göremiyoruz. Çünkü üzeri İngilizce post-it’lerle kaplı.
Peki sonuç?
Sen anadilini “bir şeylerin altına açıklama notu” olarak kullanırsan, bir gün o dili açıklamak zorunda kalırsın. Kendine, çocuğuna, ailene, kimliğine… Ve en kötüsü, o dil seni affetmez.
Bir milletin dili; tarihidir, kültürüdür, ortak acısı ve neşesidir. “Can” dersin Türkçe’de; hem hayatı hem sevgiyi kapsar. Ama sen kalkıp “energy booster lazım” dersen, o “can”ın sesi bir gün kısılır. Ve biz kendi dilimizde yetim kalırız.
Türkçe senin ana dilin.
Ananın dili. Ana sütü gibi helal, ana duası gibi kıymetli. Çat pat konuşmaya değil, gönülden sahip çıkmaya layık.
Peki sen gerçekten düşüncelerini Türkçe düşünebiliyor musun hâlâ, yoksa cümlelerini dışa bağımlı hale mi getirdin fark etmeden?
Stay Türkçe, stay real...