|
Tweet |
"Otello Sendromu: Kıskançlığın Shakespeare Versiyonu
(Ve Hepimizin Başına Gelenler)"
Kıskançlık... Ah o yüzyıllardır bitmeyen, içimizi kemiren, midenin ortasına kamp kurup gece gündüz "Acaba?" sorusunu fısıldayan lanetli duygu! Birçoğumuzun istemeden, bazen de isteyerek başına bela ettiği o ruh hastalığı! Ama bir de bunun level atlamış, delilik sınırlarını zorlamış bir versiyonu var ki...
İşte karşınızda: Otello Sendromu.
Bilen bilir, bilmeyenlere spoiler: Shakespeare’in Otello’su, karısını aldatmakla suçlayıp sonunda cinayete kadar gider. Elinde delil var mı? Yoo. Kanıt? Sıfır. Sadece kafasında dönen tilkiler, sahte dostların gazlamaları ve kendi kuruntularıyla koca bir trajedi yaratır. Ve işte bu dramatik kafa karışıklığının modern psikolojideki adı: Otello Sendromu.
Yani nedir? Kişi, ortada hiçbir mantıklı neden yokken partnerinin kendisini aldattığına inanır. Ama öyle böyle değil, FBI gibi delil peşinde, CIA gibi sorguda, CSI gibi olay yeri incelemede. Hani partner "Merhaba" dese "Kime selam verdin?" olur. Göz göze gelinse "Gözlerin neden parladı?" olur. İş o raddeye varır ki, karşı taraf zaten aldatmıyorsa bile "Bir zahmet aldatayım bari" noktasına gelebilir. (Yani tabii ki yapmayın da, psikoloji de bir yere kadar be kardeşim!)
Gelelim modern zaman Otello’larına… N’apıyorlar? Insta story'leri FBI modunda inceliyor, kim kiminle nereye gitmiş, kimin gönderisini beğenmiş, kiminle aynı kareye girmiş, çözümlemeye çalışıyor. Sanki NSA’den maaş alıyorlar. WhatsApp son görülme saatleri ise tam bir cinayet delili! "Online oldu ama yazmadı", "Çevrimdışı ama aktif"—yahu bu insanlar bizim değil, CIA'in elemanı mı?!
Ve o meşhur "Geçen gün bahsettiği (Ayşe yada Ahmet) kimdi?" sorgulamaları... Yüzde yüz delil olmadan mahkeme kurulur. Hatta kendi beyninde dava görülür, sanık suçlu bulunur, ceza kesilir. Partner "Ben değilim!" dese de nafile. O noktada mantık devreden çıkar, ego devreye girer. Çünkü birileri bir yerlerde demiş ki: "Seven insan kıskanır." Hadi oradan! Seven insan özgür bırakır, kıskanç olan seven değil, sahibi oynamaya çalışandır.
Kendinizi şöyle bir düşünün: Telefona bakıp "Bu emoji kime?" diye kendini yiyenlerden misiniz? Yoksa partnerin "Toplantım var" dediğinde "Kesin başka biriyle" diye kuruntuya boğulanlardan mı? Hatta "Onu gördüğünde ses tonu değişti!" diye FBI’ın bile çözemeyeceği olay örgüleri kuranlardan mı? Tebrikler, içimizde minik bir Otello var demektir!
Ve evet, olayın trajikomik tarafı şu: Bu sendrom sadece ilişkiyi değil, kişinin ruh sağlığını da lime lime ediyor. Sabah uyanır uyanmaz "Bakalım dün gece kimin fotoğrafını beğenmiş?" diye telefona sarılan bir akıl sağlığından ne bekliyorsun Allah aşkına? Hayat mı kalır? Keyif mi? Aşk mı? Koca bir paranoya çukuru!
Bir yandan da şuna bak: Hepimizin çevresinde en az bir "Otello" var. Hatta belki de bir dönem hepimiz o olduk. "Kimle yazışıyorsun?", "Niye telefona bakıp gülüyorsun?", "O kim?", "Bu kim?"...
Ve bazılarımız o kadar ileri gidiyor ki, eski sevgilinin yıllar önceki fotoğrafındaki kimselere bile trip atıyor. "2009’daki doğum günü pastasındaki o (kız - erkek) kim?!" Vallahi bravo!
Biliyor musunuz? Güvensizlik bir kere baş gösterdi mi, ne yaparsanız yapın doymuyor. Ve işin acısı şu: Gerçekten aldatılmayan bir insan bile bu paranoya yüzünden ilişkisini sabote edebiliyor. Sonra "Ben mi çok seviyorum, o mu uzaklaştı?" diyen bir kalp, bir telefon ve bir yastık kalıyor geriye.
Peki bu işin çözümü var mı? Elbette var!
Ama reçete şöyle: biraz akıl, biraz özgüven, biraz da sınır çizme becerisi. Hani derler ya "Her şeyin azı karar, çoğu zarar" kıskançlıkta da durum aynı. Ufak dozda kıskançlık ilişkide heyecan yaratır, aşırı dozda kıskançlık ilişkide mezar taşını dikiverir.
Öncelikle şunu netleştirelim: Telefon şifresi kırmaya çalışmak, partnerin her adımını takip etmek, sosyal medyadan adeta stalker akademisine başvurmak... Bunlar aşk değil, bunlar "kontrol manyaklığı". Ve bu noktada şöyle bir durup aynaya bakmak şart. "Ben neden böyle hissediyorum? Geçmişte mi bir yaralanma yaşadım? Kendime güvenim mi eksik?" diye dürüst bir iç muhasebe yapmak gerek.
Bazen bu düşünceler içinden çıkılmaz bir hal alıyorsa bir uzmandan destek almak, psikolojik yardım almak en mantıklı adım. Unutmayın, ruh sağlığı da diş sağlığı gibi; çürük başladıysa erkenden müdahale etmek lazım. Yoksa işler "Diş çekimi" kıvamına gelir, ilişki de kökten gider.
Ve son olarak: Kendinize biraz acıyın ya! Sabah akşam "Acaba kimle?" diye kendinizi yemenin, başkalarının davranışlarına takılıp özgüveninizi yerle yeksan etmenin kime ne faydası var? Sevgi dediğin, karşılıklı güvende, huzurda, neşede büyür. Kıskançlıkla değil!
Velhasıl kelam… Otello sonunda pişman oldu ama iş işten geçti. Siz bari paranoyalarınızın kölesi olmadan önce bir nefes alın, bir geri çekilin, bir düşünün. İhtiyacınız varsa destek alın, gülümseyin ve bırakın hayat aksın. Çünkü unutmayın: İnsanı öldüren sevgisizlik değil, nefessizliktir.
Yani olmazsa da, Shakespeare’e selam çakar, "Bize de mi Otello?" deriz…
Peki ya siz? Hiç kendinizi Otello gibi paranoyak bir ruh hali içinde buldunuz mu? Ya da birinin Otello'su oldunuz mu? Yoksa hâlâ "Kıskançlık sevginin göstergesidir" diyenlerden misiniz?
Hadi bakalım, dürüst olun…