|
Tweet |
Siyaset Konuşmak mı, Teslim Olmak mı?
“Siyasetle ilgilenmeyen insanların cezası, daha kötü insanlar tarafından yönetilmektir.”
George Orwell’e atfedilen bu söz, siyasetten uzak durmanın masum bir tarafsızlık olmadığını çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Orwell burada ilgisizliği bir suç gibi değil, kaçınılmaz bir sonuç olarak tarif eder: İyi niyetli, vicdan sahibi insanlar geri çekildiğinde kendiliğinden bir güç boşluğu oluşur ve bu boşluk çoğu zaman daha çıkarcı, daha denetimsiz ve daha az hesap veren aktörler tarafından doldurulur. Çünkü siyaset, boşluk kabul etmez. Konuşmayanın yerine konuşulur, ilgilenmeyenin adına karar verilir. Bu yüzden siyasetten kaçmak, yönetilmekten kaçmak değildir; tam tersine, nasıl ve kim tarafından yönetileceği üzerindeki söz hakkını bilinçli olarak terk etmektir.
“Siyaset konuşmayalım” cümlesi, son yıllarda en sık duyduğumuz kaçış ifadelerinden biridir. Kimi zaman bir masayı dağıtmamak için, kimi zaman bir dostluğu korumak adına söylenir; ancak bu cümle farkında olmadan çok daha derin bir vazgeçişi işaret eder: Söz hakkından vazgeçmeyi.
Biz sustukça kararlar alınır, kurallar konur, sınırlar çizilir ve sonunda o sınırların içinde yaşamak zorunda kalırız. Bu yüzden siyaset konuşmak bir tercih değil, insan olmanın gerekliliğidir.
Siyaset; yalnızca parti isimleri, seçim afişleri ya da televizyon tartışmalarından ibaret değildir. Kimlerin karar aldığı, bu kararların kimlerin hayatını etkilediği ve bedelin kimler tarafından ödendiğiyle ilgilidir.
İnsan olmak yalnızca yaşamak değildir; nasıl yaşadığını sorgulamaktır. Çocuğunun aldığı eğitimi, gittiğin hastanedeki sırayı, ödediğin faturayı, çalıştığın iş yerindeki adaleti konuşmak da siyasettir. Çünkü bunların hiçbiri tesadüf değildir; hepsi bir tercihin, bir kararın ve bir güç ilişkisinin sonucudur.
Tarih bize şunu açıkça gösterir: Haklar, sessizlikle değil sözle kazanılır.
Daha iyi çalışma koşulları, kadınların oy hakkı, çocuk işçiliğinin yasaklanması, sosyal güvenlik… Bunların hiçbiri susarak elde edilmedi. Konuşmanın bedeli göze alındığı için mümkün oldu.
Siyaset konuşmak; bağırmak, etiketlemek ya da düşmanlaşmak zorunda değildir. Siyaset konuşmak; dinlemek, anlamak ve gerektiğinde itiraz edebilmektir. Farklı düşünenle aynı masada kalabilme cesaretidir. İtiraz edebilen bir toplum, elbette ki canlı bir toplumdur.
Siyaset konuşmanın bireysel bir tercih değil, toplumsal bir ihtiyaç olduğu yalnızca ahlaki ya da felsefi bir iddia değildir; akademik çalışmalar da bu durumu açık biçimde ortaya koymaktadır.
İsveç’te yapılan “Siyasal Konuşmanın Siyasal Eyleme Dönüşmesi: Kişilik Özelliklerinin Rolü” adlı çalışma, siyasî konuşmaların bireyleri edilgen izleyiciler olmaktan çıkararak oy verme, kampanyalara katılma ve kamusal meselelerde söz alma gibi eylemlere yönelttiğini göstermektedir. Benzer şekilde “Çevrimiçi Siyasal Katılımda Siyasal Tartışmanın Rolünü İncelemek” adlı araştırma, siyasî tartışmaların dijital mecralarda da kamusal farkındalığı ve kolektif katılımı artırdığını ortaya koymaktadır.
Türkiye bağlamında Atatürk Üniversitesi’nde yapılan “Siyaset, Siyasal İletişim ve Toplum” başlıklı çalışma ise siyasetin iletişim yoluyla toplumun her hücresine yayılan bir süreç olduğunu vurgulamakta; siyasetin konuşulmadığı toplumlarda demokratik bilincin gelişemeyeceğini bilimsel olarak ortaya koymaktadır.
Bu çalışmaların ortak sonucu nettir: Siyaset konuşmak, demokrasinin ön koşuludur. Konuşmanın olmadığı yerde katılım zayıflar; katılımın zayıfladığı yerde kararlar dar bir güç alanının içine hapsolur.
“Siyaset konuşmayalım” demek, masum bir rica değildir. Bu cümle çoğu zaman mevcut gücün sorgulanmadan sürmesini kabul etmektir.
Unutmayalım: Suskunluk tarafsızlık değildir. Suskunluk, her zaman güçlüden yana bir tercihtir. Çünkü biz konuşmadığımızda kararlar yine alınır; yalnızca bizim sözümüz masada olmaz. İnsan olmak; rahatsız edici sorular sormayı, gerekirse huzuru bozmayı ve haksızlık karşısında sessiz kalmamayı göze almaktır. Aksi hâlde geriye kalan şey hayat değil, yalnızca itaatkâr bir varoluştur.
Konuşmaktan vazgeçen, itiraz hakkından da vazgeçer. Bu yalnızca bireysel bir geri çekilme değildir; zamanla toplumsal bir teslimiyete dönüşür. Her suskunluk başkalarına biraz daha alan açar. Her “bana dokunmuyor” cümlesi, daha dar bir yaşam alanını kabullenmektir. Siyasetten kaçtığını sananlar, aslında siyasetin en edilgen öznesi hâline gelir.
Hannah Arendt’in söylediği gibi siyaset, insanların konuşarak ortak bir dünya kurma biçimidir. Konuşmaktan vazgeçtiğimizde ise o dünya kurulmaz; üzerimize kurulur.
İşte tam da bu yüzden:
Siyaset konuşmamak tarafsızlık değil, teslimiyettir.