|
Tweet |
Nobel: Barışın Takdiri mi, Vicdan Temizleme mi?
“Ödüller, bireyi kurumsal bir çerçevenin içine yerleştirir.”
Jean-Paul Sartre, 1964’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddederken bunu ima ediyordu. Ona göre yazının, düşüncenin ve yaratmanın özgürlüğü, bir kuruma bağlanmakla lekelenebilirdi. Ödüller, bireyi sisteme dahil etme ve sistemin meşruiyetini pekiştirme aracına dönüşebilirdi. Sartre’ın bu uyarısı, ödüllerin çoğu zaman bir takdir aracı olmaktan öte, sistemin kendini onaylatma mekanizması hâline gelebileceğine dair güçlü bir işarettir.
Bu tartışmanın Türkiye’deki yankısı da dikkat çekicidir. Sosyolog Cemil Meriç, Nobel Ödüllerini bir “mükâfat sistemi” olarak tanımlar ve Avrupa’yı “tek bir aile” olarak görür. Bu ailenin dışarıdan gelenlere, yalnızca kültürel olarak benzeştikleri ölçüde kapı araladığını söyler. Meriç’in tespiti çarpıcıdır:
“Nobel’in edebiyat mükafatı, kendi aile fertlerine bahşettiği bir ihsandır… Kendi dünyasını güzelleştiren insanlar nail olabilir bu mükâfatlara… Churchill, insanlık ölçüsünde yaratıcı değildir. Ama kapitalizm sadece Churchill’in kendi zaferlerini kazandığı için mükâfata layık gördü.”
Sartre ve Meriç’in eleştirileri birleştiğinde, Nobel’in yalnızca bir ödül olmadığını; aynı zamanda güç, meşruiyet ve kültürel hegemonya aracı hâline geldiğini görmek kolaydır.
Alfred Nobel, 1867’de dinamiti icat ettiğinde amacı yıkım değil inşaat ve madencilikte güvenli bir patlayıcı üretmekti; fakat buluşu kısa sürede savaşların karanlık aracına dönüştü. Ordular, köprüleri yıkmak, demiryollarını sabote etmek ve şehirleri harabeye çevirmek için dinamiti benimsedi. Terör ve siyasi çatışmalarda da etkili oldu.
1888’de küçük kardeşi Emily’yi kaybetmesi, Nobel için bir dönüm noktası oldu. Fransız gazeteleri Nobel’in öldüğünü zannederek şu manşetleri attı:
“Ölüm taciri öldü!”
“İnsanları hiç olmadığı kadar hızlı öldürmenin yollarını bulan Alfred Nobel, dün öldü.”
Bu haberler Nobel’i derinden sarstı. Ölümünden sonra nasıl anılacağını düşündü: Savaşın mimarı mı, yoksa bilim insanı mı? Bu iç hesaplaşma, Nobel’in vicdanını derinden etkiledi ve servetini insanlığa katkı sağlayacak ödüller için bırakmasına yol açtı.
Nobel’in pişmanlığı, Barış Ödülü’nün doğuşunun temelini oluşturdu. Servetinin büyük kısmını barış, edebiyat ve bilim ödülleri için ayırdı. Ödüller, hem dünyaya katkı bırakmanın bir yolu hem de Nobel’in vicdanını rahatlatma ve ölümünden sonra olumlu anılma arzusuydu. Nobel’in mirasının parlak yüzüyle karanlık geçmişi arasında bir gerilim kuran, iyilik ile kefaret, insanlık hizmeti ile kişisel arınma arasındaki ikilemle doğdu Nobel Barış Ödülleri.
Dinamitin yıkıcı gölgesinde doğmuş bu ödül, aslında Nobel’in kendi vicdanına bıraktığı bir vasiyetin dışa vurumudur.
Nobel Barış Ödülü’nün tarihine bakıldığında tablo karmaşıktır aslında:
Savaş politikalarının mimarlarından, henüz icraatı olmayan liderlere,
Uluslararası imajını cilalamak isteyen figürlere kadar çok çeşitli isimler ödüllendirildi.
Örneğin, ABD Başkanı Barack Obama’nın göreve geldikten daha bir yıl dolmadan Barış Ödülü’ne layık görülmesi hâlâ tartışılır. Obama, ödülü aldığında henüz somut bir barış icraatı ortaya koymamıştı; komite, gelecekteki olası barış çabalarını teşvik etme gerekçesiyle hareket etmişti. Bu durum, Nobel’in kimi zaman gerçek başarıyı değil, uluslararası imajı parlatma arzusunu ödüllendirdiği yorumlarını güçlendirdi.
Kimi ödüller insanlığa ışık tutuyor olsa da kimileri dünyanın vicdanını rahatlatmak için parlatılmış bir vitrine dönüşebiliyor.
Ödüller çoğu zaman gerçeği değil, gerçeğin nasıl görünmesini isteyenlerin parlatılmış yüzünü taşır. Bu nedenle ödüller, erdemi yüceltmekten çok, erdemin ne olduğuna kimin karar vereceğini ilan eden araçlardır. Bu yüzden mesele, kimin ödül aldığı değildir.
Mesele, ödülün kimi akladığı, kimi görünmez kıldığı ve hangi yüzleşmeyi tarihin kıyısına ittiğidir.
Ve belki de insanlığın gerçekten ilerleyeceği gün; madalyaların konuşmadığı, gösterişli törenlerin dağıldığı, kimsenin iyiliğini kanıtlamak için bir ödüle ihtiyaç duymadığı gün olacaktır.
Çünkü bazı hakikatler, hiçbir madalyanın taşıyamayacağı kadar ağırdır
Tüm bu eleştirilerin ışığında geriye tek bir soru kalır:
Alfred Nobel, Nobel Ödülleri’ni bir insanlık armağanı olarak mı bıraktı, yoksa kendi vicdanının açtığı yarayı kapatmak için mi?
Nobel, ödülleriyle dünyayı mı temizledi, yoksa kendini mi?